
Safevî Tarikatı’nın İlk Dönemi
Şeyh Safîyyüddin Erdebîlî tarafından 1301 senesinde Erdebil’de temelleri atılan Safevî Tarikatı, onun halefleri Şeyh Sadreddin Musa, Hâce Ali ve Şeyh İbrahim’in önderliğinde üç kuşak boyunca güçlenerek yoluna devam etmiştir. Söz konusu tarikat, Şeyh Cüneyt ve Şeyh Haydar’dan itibaren tamamen siyasî ve askerî bir mahiyet kazanarak gelişim sürecini tamamlamıştır. Tarikat, Şah İsmail ile birlikte 1501’de Tebriz’de müstakil bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmış ve 1736’daki yıkılışına kadar günümüz İran coğrafyasında yaklaşık 250 yıl hüküm sürmüştür.[1]
Safevî Tarikatı, kurucusunun adına nispetle Safeviyye diye bilindiği gibi, İran’ın Erdebil şehrinde kurulup yayılması sebebiyle mensuplarına Erdebil sûfîleri de denilmiştir. Şeyh Safiyyüddin’in şeyhi İbrâhim Zâhid-i Geylânî, Zâhidiyye Tarikatı’nın kurucusu olarak kabul edildiği için Şeyh Safiyyüddin, İbrâhim Zâhid hayattayken Zâhidiyye’nin bir temsilcisi sıfatıyla faaliyet göstermiştir. Ancak Zâhidiyye adı kalıcı olmamış ve İbrâhim Zâhid’in ölümünden sonra silsilesi Halvetiyye[2] ve Safeviyye şeklinde iki ayrı tarikat olarak devam etmiştir.[3]

İlk Safevî şeyhlerinin Anadolu’da önemli halifeleri vardı. Bunlar arasında en meşhuru, Somuncu Baba (ö. 1412) olarak da bilinen Şeyh Hamid b. Musa idi. Somuncu Baba, bir yandan Hoca Ali’nin müridi, diğer yandan Hacı Bayram Veli’nin mürşidi olarak Bayramîliği Safevî Tarikatı’na bağlıyordu. Abdurrahman Erzincanî de (ö. 1432) Anadolu’daki Safevîliğin klasik yapısını temsil eden önemli şeyhlerdendi.[4]
Safevî Tarikatı, kuruluşundan Şeyh Cüneyt dönemine kadar geçen yaklaşık yüz elli yıllık dönemde, İslâm dünyasının diğer bölgelerindeki tarikatlar gibi klasik bir yapıya sahipti. Bu ilk dönemde tarikat Azerbaycan, İran, Anadolu, Suriye ve Irak bölgelerinde etkili olmuştur. Şeyh Safî’nin 1334’te vefatının ardından mürşitlik postuna sırasıyla Sadreddin Musa (1334-1391), Hâce Ali (1391-1429) ve Şeyh İbrahim (1429-1447) oturmuştur. 1300-1447 arasında Safevî Tarikatı’nın Kadirîlik, Rifâîlik ve Mevlevîlik gibi çağdaş diğer tarikatlardan gerek öğreti gerekse örgütlenme yapısı bakımından ciddi bir farkı yoktu.[5] Bu dönemden kalma, Safvetü’s-Safa[6] dışında, tarikatla ilgili yazılmış başka bir eser günümüze ulaşmamıştır.[7]
Hâce Ali döneminde Safevî Tarikatı’nın mensup sayısının ve ekonomik gücünün artmasının önemli sebeplerinden biri, Timur ile Hâce Ali arasındaki ilişki olarak gösterilmiştir. Silsiletü’l-Neseb’de[8] anlatıldığı üzere Timur, Ankara Savaşı’ndan sonra 1404 yılında Erdebil’de Hâce Ali ile görüşmüştür. Hâce Ali’nin kerametlerine şahit olan Emir Timur, ondan bir talepte bulunmasını istemiştir. Hâce Ali ise Timur’un Rum diyarından esir olarak Türkistan’a götürmek istediği Türkmenlerin serbest bırakılmasını talep etmiştir. Emir Timur tarafından kabul edilen bu istek sonucunda söz konusu Türkmenler, Erdebil’de “Gence Beyül” mezarlığının yakınında mesken edinmişlerdir. Bu hadise sonucunda Safevîyye Tarikatı’nın müritleri arasına dâhil olan bu Türkmenler “Rûmlû sûfiler” adıyla tanınmıştır. Bazı kaynaklar bu cemaatin bir kısmının Anadolu’ya döndüğünü kaydetmiş, hatta Emir Timur’un bu esirler hakkında Anadolu emirlerine yazdığı mektuptan bahsetmiştir. Emir Timur, Rûmlûların Safevîyye sûfîleri olduğunu belirterek bunlardan vergi alınmamasını ve Erdebil’de şeyhlerini görmelerinin engellenmemesini emretmiştir. Zira söz konusu dönemde Erdebil Tekkesi’nin vakıfları artarken, diğer taraftan gelecekte kurulacak Safevî Devleti’nin önemli unsurlarından olan Rûmlû Türkmenlerinin Safeviyye Tarikatı’na bağlılığı gerçekleşmiştir.[9]

Safevîlerin siyasî maksatları ortaya çıkıncaya kadar, yalnızca tarikat merkezi Erdebil’de değil, hemen hemen bütün Ön Asya’da manevî bir etkilerinin bulunduğu ve kendilerine saygı ve sempatiyle bakıldığı anlaşılmaktadır.
Timur’un Anadolu’dan geri götürdüğü esirleri Hoca Ali’nin serbest bıraktırması sebebiyle Anadolu Türkmenleri arasında Safevî muhabbetinin kuvvetle yerleşmesinin yanında, bizzat Osmanlı hükümdarlarının da her yıl Erdebil Tekkesi’ne “çerağ akçesi”[10] göndererek hürmetlerini izhar etmeleri, bu etkinin göstergesi olarak kabul edilebilir.[11]
Şeyh Cüneyt ve Sonrası
Safevî Tarikatı’nın dönüm noktalarından biri, tarikatın beşinci kuşak şeyhlerinden Cüneyt’in (1447-1460) Türkmenlerden aldığı destekle yeni bir çığır açmasıdır. Onun açtığı bu yolda ilerleyen oğlu Haydar (1469-1488), Safevî Tarikatı müritleri olan Türkmenlere kızıl bir başlık takarak onları Kızılbaş adıyla dinî-siyasî bir birlik altında toplamıştır. Torunu İsmail ise (1501-1524) İran’da Safevî Devleti’ni kurarak şeyhlikle şahlığı birleştirmiştir.[12]

Safeviyye Tarikatı’nın Kızılbaşlığa doğru evrilmesinin aşamaları tam olarak bilinmese de Şeyh Cüneyt’in etrafında oluşan eleştiriler, onun tarikat geleneklerinin dışına çıktığını göstermektedir. Bu eleştiriler, amcası Şeyh Cafer ile yaşadığı çekişmeden sonra daha da gün yüzüne çıkmış ve bizzat amcası tarafından Karakoyunlu hükümdarına şikâyet edilmiştir. Bu çerçevede Karakoyunluları ilgilendiren husus, Şeyh Cüneyt’in şeyhlikten vazgeçip dünya sultanlığına meyletmesi meselesiydi. Bu yüzden Erdebil’den çıkarılmış ve tarikatın başına Şeyh Cafer geçirilmiştir.[13]
Şeyh Cüneyt, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’ın tehdidi karşısında Erdebil’i terk ettiği 1447’de, Azerbaycan’ın kuzeyinde Karakoyunlular, Diyarbakır merkez olmak üzere Doğu Anadolu’da Akkoyunlular, Orta Anadolu’da Karamanoğulları, Toroslar bölgesinde Ramazanoğulları, Suriye ve Güney Anadolu’nun bir kısmında Memlükler, Anadolu’nun önemli bir kısmında ise Osmanlı Devleti hüküm sürmekteydi.[14]
Şeyh Cüneyt, Erdebil’den kovulunca ilk olarak Anadolu’ya gelmiştir. Anadolu’dayken bir müridi vasıtasıyla II. Murad’a bir seccade, bir Kur’an ve bir tespih göndererek “Kurt Beli’ni bana virsün, mesken edineyim, dualarla meşgul olayım.” diye talepte bulunmuştur. Hediyeleri kabul eden Vezir Halil Paşa meseleyi padişaha arz etmiştir. Padişah vezirin görüşünü sorunca vezir, “Bir tahta iki padişah sığmaz.” demiştir. Bunun üzerine II. Murad, gelen müritle Cüneyt ve yanındaki dervişlere bir miktar para göndermiş ve ret cevabını iletmiştir. Anadolu’da umduğunu bulamayan Şeyh Cüneyt, o sırada Osmanlılara tâbi olmayan Karaman’a bağlı Konya’ya gitmiş; burada Şeyh Sadreddin Konevî Tekkesi’nin şeyhi Abdüllatif Makdisî (ö. 1452) ile yaptığı münazara sonucunda gayri Sünnî temayülleri ortaya çıkınca Konya’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.[15]
Şeyh Cüneyt, Konya’dan sonra Suriye’ye geçti. Suriye hâkimleri de ona sıcak bakmayınca Diyarbakır’a geldi ve Uzun Hasan tarafından ağırlandı. Bu sırada Cüneyt, Akkoyunlu sultanının kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendi. Doğal olarak bu evliliğin sonuçları büyük oldu. Uzun Hasan’ın kız kardeşiyle evlendiği haberi yayıldı ve halifeleri onu tebrik etmek için her taraftan etrafında toplandılar.[16] Diğer taraftan Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, kızlarından birini Şeyh Cafer’in oğlu Seyyid Kasım’la evlendirmiş ve Şeyh Cafer’i Erdebil postuna oturtmuştur. 15. yüzyılda yöredeki en güçlü iki hükümdarın birbirleriyle mücadelelerinde Safevî Tarikatı’nın desteğini almaları, Erdebil Tekkesi’nin o dönemde bölgede yerleşik Türkmen toplulukları üzerindeki güçlü nüfuzuyla açıklanabilir.[17] Eğer bu konu inanç yönünden ele alınsaydı, Sünni olan Uzun Hasan’ın Şeyh Cafer’in, batıni eğilimleri olan Cihanşah’ın da Şeyh Cüneyt’in tarafında olması gerekirdi.

Cüneyt ile Beraber Tarikattan Davaya Dönüşüm
Yukarıda da belirtildiği gibi, Safeviyye Tarikatı ilk dönemlerinde diğer tarikatlardan hiçbir bakımdan farklı değildi. Hemen hemen tüm kaynaklar, farklı biçimlerde de olsa, görüş birliğiyle bu tarikatın Şeyh Cüneyt (1447-1460) döneminde köklü bir dönüşüm yaşadığına işaret eder. Yani Cüneyt’in şeyhliği, yaklaşık elli yıl sonra Safevî Devleti’nin sahneye çıkışının başlangıç noktasıdır.[18] Burada Şeyh Cüneyt dönemindeki dönüşüm basit bir inanç değişimi değildir. Öğretiye yansıyan gayri Sünnî-bâtınî inançlar, esasında gerçekleşmekte olan çok daha kapsamlı ve derin bir dönüşümün dışa yansıyan işaretleriydi. Cüneyt döneminde büyük ölçüde tamamlandığı düşünülen dönüşümün en önemli ayağı, tarikatın mürit kitlesinde meydana gelen değişiklikti. Daha önce de ifade edildiği gibi, birinci döneminde Erdebil Dergâhı’nın müritleri daha ziyade yerleşik şehir, kasaba ve köy sakinlerinden oluşmaktaydı. Konar-göçer Türkmenlerden de dergâha gelip gidenler olmuş olsa bile bunlar genel kitlenin içinde önemli bir yer tutmuyordu. Şeyh Cüneyt döneminde ise bu durum değişti. Cüneyt’in kısa süren şeyhlik döneminde Dergâh’ın mürit kitlesinin ana gövdesi Anadolu ve Suriye’de yaşayan konar-göçer Türkmenlere kaydı.[19]
Mürit kitlesinde meydana gelen bu değişim, tabiatıyla tarikatın öğretilerine, pratiklerine ve örgütlenme yapısına yansıyacaktı. Bu değişimin tarikat öğretilerine yansıması, Türkmen kitleleri arasında öteden beri mevcut olan gayri Sünnî ve Alevî İslâm anlayışı ve pratiği üzerinden gerçekleşti. Tabandan gelen bu cereyan, öğreti düzeyinde kendisini gayri müteşerri-bâtınî inanç formları olarak dışa vurdu.[20] Toplumsal örgütlenme açısından ise aşiret yapısındaki Türkmenler için politik güç ve askerî faaliyet hayatın ayrılmaz iki parçasıydı. Her bir oba bir politik birimdi. Dahası, bu Türkmenlerden özellikle Osmanlı bölgesinde bulunanlar, bir zamanlar kendi kurdukları devlet tarafından dışlanmış ve çeşitli nedenlerle muhalefete itilmişlerdi. Osmanlı Devleti’nde hiçbir gelecek göremeyen bu kitleler, işte tam da bu noktada Şeyh Cüneyt vasıtasıyla Erdebil Dergâhı’yla buluştu. Türkmen dindarlığı ile yeniden yoğrulan Safevî sûfîliğine göçebe-aşiret askerî gücü de eklendi. Şeyh Haydar zamanından itibaren kendilerini diğer bütün insanlardan ayırmak için Kızılbaş unvanını alan bu sûfî savaşçılarla ortaya çıkan enerji, nihayet Şah İsmail ile devlete dönüştü.[21] Akkoyunlu tarihçisi Huncî, Cüneyt dönemi Safeviyye sûfîlerinin durumunu “züht asasını atıp savaş mızrağını ele aldılar” şeklinde ifade eder.[22]
Erdebil’den sürülen Cüneyt’in Anadolu ve Suriye Türkmenleri arasında geçirdiği on yıla yakın sürede Safevî Tarikatı ile Türkmen aşiretleri arasındaki bağ perçinlendi. Cüneyt ömrünün sonlarına doğru tekrar Erdebil’e döndüğünde Safevî Tarikatı artık her bakımdan bir Türkmen organizasyonu hâline gelmişti. Akkoyunlu ve özellikle Osmanlı ekseninden kopan Türkmenler akın akın Erdebil’e koşuyor ve Safevî şeyhleri etrafında bir araya geliyordu. Şamlu, Rumlu, Ustaçlu, Tekelü, Dulkadirlu gibi oymaklardan oluşan bu yeni tarikat yapısı, örgütlenme şeması bakımından diğer Türkmen konfederasyonlarına benziyordu. Ancak bu konfederasyonun öncekilerden temel bir farkı vardı: siyasî ve dinî liderlik aynı ailede birleşiyordu. Siyasî ve dinî liderliğin bir soyda birleşmesine bağlı olarak örgütlenme altyapısı da buna göre şekilleniyordu.[23] Rıza Yıldırım’ın ifadesiyle:
Tarikat altyapısı üzerine inşa edilen bu yeni ve kendine has sistem, mensuplarını bütüncül bir dinî-toplumsal düzen içinde birleştirdi. Diğer tarikat yapılanmalarından farklı olarak, İkinci Safevî Tarikatı müritlerine toplumsal, dinî, siyasî ve hukukî boyutlarıyla tam teşekküllü bir sistem sunuyordu. Oluşan bu yeni sistem içinde yer alan bir mürit, sadece tasavvufî-dinî meselelerini değil, aynı zamanda hukukî meselelerini de bağlı olduğu halifesi eliyle hallediyor, hiçbir şekilde şeriat mahkemesine gitmiyordu. Yani İkinci Safevî Tarikatı, töre ile tasavvufu birleştirmiş ve dini de içine alan alternatif bir düzen inşa etmişti. Bu düzen, inançları, ibadetleri, toplumsal kurumları ve hukuk sistemiyle tam bir bütün oluşturuyordu. Örneğin, Sünnî bir tarikatın mensubu zikir, ritüel ve hatta belli ölçüde temel ibadetler alanında şeyhine ve tarikat kurallarına bağlı olabilirdi; ancak iş şer‘î meselelere (hukukî konulara) geldiğinde yetkili tek merci, şeriatı temsil eden ulema ve mahkeme düzeyinde kadı idi. Oysa İkinci Safevî Tarikatı mensubu bir talip, her meselesini tarikat içinde çözüyor ve bunun dışında bir merci tanımıyordu.[24]
Safevî Tarikatı’nda Değişim
Şeyh Safî’nin kurduğu tarikat ile Şeyh Cüneyt ve Şeyh Haydar dönemindeki tarikat birbirinden o kadar farklıdır ki bunları iki ayrı tarikat olarak görmek gerekir. Bu nedenle, Rıza Yıldırım’ın ifadesiyle, bu iki yapının “Birinci Safevî Tarikatı” ve “İkinci Safevî Tarikatı” olarak ayrı ayrı isimlendirilmesi daha doğru olur. Buna göre, Şeyh Cüneyt’in 1447’de Safevî postuna oturmasıyla beraber tarikat yüz yılı aşkın Sünnî geçmişinden uzaklaşarak gayri Sunnileşme sürecine girmiştir. Bu yönelişe eşlik eden bir önemli gelişme daha var ki bu da, tarikat konar-göçer Türkmen aşiretleri arasında hızla yayılması ve bunun sonucu olarak da militarist bir karakter kazanmasıdır.[25]
Şeyh Cüneyt döneminde başlayan Safevî Tarikatı’ndaki değişimin nasıl gerçekleştiği önemli bir sorudur. Bu konuda Prof. Dr. Faruk Sümer şöyle düşünmektedir: “Anadolu’ya gelen Şeyh Cüneyt bu ülkede kendi maksadı için, belki de ümit etmediği derecede, elverişli bir zemin buldu. Dolaştığı köylüler ve göçebeler arasında gayri Sünnîliğe mütemayil ve müsait pek çok zümreler ile karşılaştı.”[26]²⁶
Şeyh Cüneyt’in posta oturmasıyla ikiye ayrılan tarikatın kollarından biri, Şeyh Cüneyt’in amcası Şeyh Cafer’in liderliğindeydi ve eski Safevî şeyhlerinin geleneksel yolunu devam ettiriyordu. Diğer kol ise Cüneyt’in başını çektiği hareketti. Bu hareketin geliştirdiği sûfîlik, tarikatın geleneksel görünümünden hem öğreti hem de müritlerinin sosyo-kültürel tabanı bakımından oldukça farklıydı. Şeyh Cüneyt’in görece kısa liderliği altında (1447-1460) tarikatın bu kolu, eğitimli ve çileci-riyazetçi sûfî tarikatından bâtınî ve militan bir harekete dönüşmüştü. Kısa süre sonra ikinci konuma düşen geleneksel kol, bir iki nesil sonra unutuldu.[27]
Faruk Sümer’e göre konar-göçer unsurların geniş ölçekte devşirilmeleri Şeyh Cüneyt zamanında gerçekleşmişti. Kesin olan şu ki Cüneyt, Anadolu ve Kuzey Suriye gezisine çıktığında davasına sempati duyan kalabalık konar-göçer kitleleri bulmuştu. Aynı zamanda kent ve kasabalarda da Safevî Tarikatı biliniyordu. Dahası, özellikle Erzincan, Sivas, Tokat ve Amasya gibi şehirlerde hatırı sayılır bir sempatizan kitlesi zaten oluşmuştu. Cüneyt, Erdebil’den kovulduktan sonra özellikle bu bölgeleri ziyaret etti. O, kendisini en zayıf hissettiği bir dönemde en güçlü desteği bulacağı bölgelere sığınmayı tercih etmişti. Dolayısıyla Cüneyt posta geçtiğinde Anadolu ve Suriye’de hatırı sayılır bir konar-göçer mürit kitlesini devralmıştı. Ancak onun döneminde gerek Osmanlı gerekse Akkoyunlu ve Dulkadir bölgelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinden yeni müritler devşirme süreci de hız kazandı. Böylece kısa bir süre içinde bu yeni mürit kitlesi tarikatın gidişatına yön verecek güce ulaştı.[28]
Burada en önemli soru şudur: Şeyh mi müritleri dönüştürdü, yoksa müritler mi şeyhi dönüştürdü? Evvelâ, tarikatın dönüşme süreci Cüneyt’le başlasa da Şeyh Haydar ile devam etmiş ve nihayet Şah İsmail döneminde tamamlanmıştır. Bu dönüşüm döneminin en önemli ayrıntılarından biri, şeyhlerin çocuk yaşta posta oturmuş olmalarıdır. Cüneyt’in 1447’den önceki yaşamı bilinmemekle beraber, kaynaklarda onun amcasıyla şeyhlik mücadelesine girdiğinde genç biri olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmaktadır.[29] Şeyh Haydar ise babasının yerine Erdebil mürşidi olduğunda henüz bir yaşındaydı veya daha küçüktü. Sultan Ali, babası Haydar 1488’de öldürüldüğünde on yaşından küçük olmalıydı. İsmail, ağabeyinin yerine mürşit postuna oturduğunda henüz yedi yaşında bir çocuktu.[30] Rıza Yıldırım’ın ifadesiyle:
Cüneyt’in babasının erken yaşta vefatı, onun çocuk denilebilecek yaşı ve içinde bulunduğu şartlar göz önüne alındığında, kendi gayretiyle bu fikirlere ulaştığını düşünmek pek akla yatkın görünmüyor. Safevî Tarikatı’nda meydana gelen bu köklü değişim, tabandan tepeye doğru yaşanan bir süreç olmalıdır. Değişimin esas dinamiği, Cüneyt döneminde artık tarikat tabanının ana gövdesi hâline gelen Türkmen dindarlığı idi ve bu gövde nihayet başı dönüştürmüştü. Yeni mürit kitlesinin inanç biçimleri, kültür kodları, toplumsal değerleri ve zihniyetleri kısa bir süre içinde tarikatın öğretilerini, uygulamalarını ve örgüt yapısını dönüştürmeye başlamıştı. Sonuç olarak Şeyh Cüneyt, fikrî ve tasavvufî kimliğini ataları gibi klasik Safevî Tarikatı eğitim süreçlerinden geçerek değil, öteden beri gayri müteşerri, Alevî İslâm anlayışının egemen olduğu bir kültür muhitinde, Türkmen hocalarının gözetiminde kazanmıştı. Kısacası, onun döneminde gerçekleşen değişiklikler, ivmesini tarikatın Türkmen tabanındaki kültür köklerinden alan kapsamlı ve derin bir toplumsal-ideolojik-dinî dönüşümün habercisiydi.[31]
Akkoyunlu tarihçisi Huncî’ye (ö. 1521) göre, Erdebil şeyhlerinin atalarının doğru yoldan çıkmasının başlıca sorumlusu Rûmlû mürit topluluğudur. Sonuç olarak hem çağdaş hem de günümüz kaynakları, Safevî Tarikatı’nın Anadolu’dan gelen müritlerinin önemine vurgu yapmaktadır. Dahası, bu Türkmen talipler tarikatın dönüşümünde birinci dereceden rol oynamışlardır.[32]
Şeyh Haydar Dönemi
Şeyh Cüneyt, yukarıda da anlatıldığı üzere, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın daveti üzerine geldiği Diyarbakır’da onun iltifatına ve yakın ilgisine mazhar olmuş, kız kardeşi Halime Begüm ile evlenmiştir. Bu evlilikten doğan Haydar henüz bir yaşındayken, Şeyh Cüneyt 1460’ta Şirvanşahlarla[33] giriştiği savaşta öldürülmüştür. Şeyh Cüneyt zamanında belirgin bir şekilde evrilen ve siyasal bir harekete dönüşmeye başlayan Safeviyye Tarikatı, Şeyh Haydar’ın tarikatın başına geçmesiyle yeniden hareketlenmeye başlamıştır. Haydar evlenme çağına geldiğinde Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ile evlendirilmiş ve bu evlilikten Sultan Ali, İbrahim ve İsmail doğmuştur.[34]

Şeyh Haydar’ın dokuz yaşına kadar Uzun Hasan’ın sarayında yetiştiği ve ardından dayısı tarafından Erdebil’deki tekkenin başına oturtulduğu bilinmektedir. Uzun Hasan’ın Sünnî bir kişi olması nedeniyle Şeyh Haydar’ın da en azından dokuz yaşına kadar Sünnî bir eğitime tâbi olduğu düşünülebilir. Ancak dokuz yaşından sonra oturduğu Erdebil Tekkesi’nde etrafında bulunan gayri Sünnî Türkmen taraftarlarından etkilenmiştir.[35]
Bir yandan babasının intikamını almak için yanıp tutuşan Şeyh Haydar, diğer yandan sayıları hızla artan müritlerinin önemli bir güç olduğunu göstermek ve onları diğerlerinden ayırmak amacıyla müritlerine kızıl börk giydirmiştir. Tufan Gündüz’e göre bunun açık anlamı, siyasal bir harekete dönüştüklerini ve bölge siyasetinde hissedilir bir varlığa ulaştıklarını göstermektir. Nitekim dayısı Uzun Hasan Bey onu Tebriz’e çağırarak niçin sağa sola asker gönderdiğini, dervişliği bırakıp sultan mı olmak istediğini sormuştur. Yoksul bir derviş kılığında geldiği Tebriz’de niyetini dayısından gizlemeyi başarmışsa da Akkoyunlu sarayında ona karşı derin bir güvensizliğin olduğu da açıktır. Bu güvensizliğin pekişmesi ise yine onun da babası gibi Şirvanşahlarla mücadeleye girişmesiyle olmuştur. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın vefatı, Şeyh Haydar’ın büyük bir destekçiyi kaybetmesine ve şartların aleyhine gelişmesine yol açmış; artık karşısında dayı çocuklarını bulmaya başlamıştır.[36]
Şeyh Haydar, coşkun karakterli müritlerini kâfirlere karşı cihat fikriyle kolayca harekete geçirebiliyor, Gürcüler ve Çerkesler üzerine düzenlediği akınlardan bol ganimetlerle dönüyordu. Elde edilen ganimetler zenginlik ve servet kaynağı oluşturmaya değil, savaş malzemelerinin teminine yönelik olarak kullanılıyordu. Çünkü Kızılbaşların savaş aletlerine ihtiyacı vardı. Safevî kaynakları, bu hususta Şeyh Haydar’ın günlerini ok ve mızrak uçları imal etmekle geçirdiğini kaydetmektedir. Bütün bunlar Akkoyunluların tedirgin olmasına ve Şeyh Haydar’ı hedef almasına neden olmuştu. Nitekim Şeyh Haydar, 1488’de Şirvanşahlarla giriştiği savaşa Akkoyunluların da dâhil olmasıyla öldürüldü. Böylece Kızılbaşlar ikinci defa şeyhlerini kaybetmiş oldular.[37]
Kaynakça
– İlyas Üzüm, “Kızılbaş”, TDVİA, 22. Cilt, Ankara, 2022.
– Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, Yeditepe Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2016.
– Bülent Akın, Kızılbaş Oğuzlar ve Şah İsmail’in Ana Yurdu Diyarbakır, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2020.
– Doğan Kaplan, Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik, TDV Yayınları, 5. Baskı, Ankara, 219.
– Yalçın Çakmak, Sultanın Kızılbaşları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019.
– İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2021.
– Sadullah Gülten, Osmanlı-Safevî Kıskacında Kızılbaşlar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2022.
– Rıza Yıldırım, Buyruk, YKY, İstanbul, 2020.
– Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, TTK Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 2020.
– Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler, Kum Saati Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2005.
– Reşat Öngören, “Safeviyye”, TDVİA, 35. Cilt, İstanbul, 2008.
– Tufan Akgündüz, “Safeviler”, TDVİA, 35. Cilt, İstanbul, 2008.
[1] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 1.
[2] 14. yüzyılda yaşamış olan Ömer el-Halvetî’ye nispet edilen İslam Dünyasındaki en yaygın tarikat.
[3] Reşat Öngören, Safeviyye, 2008, s.460-462.
[4] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020 s. 169-170.
[5] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.157.
[6] Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî’nin hayatını, menkıbelerini ve tarikat kurallarını anlatan temel kaynaktır.
[7] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.144.
[8] 17. yüzyılın sonlarında Şeyh Hüseyin Zâhidî tarafından kaleme alınmış, Safevî şeyhleri ve hükümdarlarının soy kütüğünü, tarikatın inanç ve manevi yapısını anlatan temel bir eser.
[9] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 102.
[10] Tekkenin kandillerinin yanması ve masraflarının karşılanması için gönderilen para/yardım.
[11] Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, 2020, s. 1.
[12] Sadullah Gülten, Osmanlı Safevi Kıskacında Kızılbaşlar, 2022, s. 15-16.
[13] Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, 2016, s. 10.
[14] Sadullah Gülten, Osmanlı Safevi Kıskacında Kızılbaşlar, 2022, s. 27.
[15] Doğan Kaplan, Alevilik, 2019, s. 69-70.
[16] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 104.
[17] Bülent Akın, Kızılbaş Oğuzlar, 2020, s. 134-135.
[18] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.158.
[19] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.159.
[20] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.159.
[21] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.159-160.
[22] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 104.
[23] Rıza Yıldırım, Buyruk, 2020, s. 84.
[24] Rıza Yıldırım, Buyruk, 2020, s. 85.
[25] Rıza Yıldırım, Buyruk, 2020, s. 69-70.
[26] aktaran Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler, 2005, s. 408.
[27] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020s. 169-170.
[28] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.177-178.
[29] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s. 181.
[30] Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, 2016.
[31] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.182-183.
[32] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s. 214-215.
[33] Doğu Kafkaslar’da ve kısmen bugünkü Azerbaycan’da 799-1607 yılları arasında hüküm süren bir Müslüman hanedan.
[34] Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, 2016, s. 11.
[35] Doğan Kaplan, Alevilik, 2019, s. 74.
[36] Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, 2016, s. 11-12.
[37] Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, 2016, s. 12.