MakalelerAsya

          Kızılbaş Devletinden İmâmiyye Şîası’na: Safevîler 2

                                             Şah İsmail Dönemi

Şeyh Haydar öldürüldüğünde (1488), Haydar’ın oğulları Sultan Ali, İbrahim ve çok küçük olan İsmail’i anneleriyle birlikte İran’ın güneyinde, Fars’ta hapsettiler. Akkoyunlu şehzadeleri arasında başlayan taht mücadelelerinde kendisine Safevî müritlerinden destek bulmaya çalışan Rüstem Bey, 1493’te Haydar’ın çocuklarını serbest bıraktı ve Kızılbaşlar gerçekten de Rüstem’in zaferinde etkili oldular. Daha önce iki defa şeyhlerini kaybeden Kızılbaşlar, bu defa Sultan Ali’nin etrafında toplandı. Bu gelişmeler Akkoyunlu Rüstem Bey’i rahatsız edince Sultan Ali, Erdebil yolunda öldürüldü. Kızılbaşlar Haydar’ın küçük oğlu İsmail’i Erdebil’e götürüp gizlediler. Daha sonra Erdebil’de de tehlike ortaya çıkınca Küçük İsmail’i oradan, Hazar Denizi kıyısına yakın Lahican’a götürdüler.[1] Şeyh Safiyyüddin’in şeyhi olan İbrahim Zâhid-i Geylânî’nin mezarı da bu şehirdedir.

Lahican’daki Şeyh Zahidi Gilani Türbesi.

Lahican Sufileri

Safevî kaynaklarında, Safeviyye Tarikatı’nda seçkin kişilerden oluşan ve koordinatör gibi hareket eden bir kuruldan söz edilir. Lahican Sufileri diye anılan bu grup, Safeviyye şeyhleri ile müritler arasında bir köprü rolü oynardı.[2] Ehl-i İhtisas olarak da bilinen bu seçkin grup, tarikat hiyerarşisinde mürşid-i kâmilden sonra en yüksek seviyeyi oluşturuyordu. Bunlar İsmail’den çok önce hareketin gerçek yöneticileriydi; onun saklanma döneminde de birçok bakımdan en hayati işler bu grubun uhdesindeydi. Her şeyden önce tarikatın mistik ve idarî işlerini yönetiyor, mürşit ile müritlerin bağını koruyor ve örgütlenme yapısının dağılmasının önüne geçiyorlardı. Daha da önemlisi, tarikatın ana hafızası olarak İsmail’e İkinci Safevî Tarikatı sûfîliğini öğretiyorlardı.[3]

Lahican Sufileri, genç şeyhlerinin her zaman yakınında bulundular. Sultan Ali tarafından ölmeden hemen önce seçilen ve Safevî kayıtlarında Sûfiyân-ı Lahican veya Ehl-i İhtisas olarak anılan bu yedi Türkmen reisi (bu sayının daha fazla olduğu da olurdu), Şeyh Cüneyt ve Şeyh Haydar’ın en önde gelen halifeleri ve komutanları arasındaydı. Şeyh Haydar’ın ölümünden sonra şehzadelerin hapsedilmesiyle başlayan dört buçuk yıllık fetret döneminde tarikatın bütünlüğünü muhtemelen bu baş halifeler sağlamıştı. Sultan Ali kardeşleriyle beraber serbest bırakılıp Akkoyunlu iç savaşında aktif bir rol alınca da hemen mürşitlerinin yanına gelmiş, bir yandan tarikat işlerini yönetirken diğer yandan Kızılbaş ordularına komuta etmişlerdi. Yukarıda işaret edildiği üzere, Rüstem Bey’in rakibi Baysungur’u bertaraf etmesinde bu Kızılbaş halifelerinin askerî liderliği birinci derecede etkili olmuştu. Sultan Ali öldürüleceğini anladığında kardeşi İsmail’i vasisi olarak tayin ettikten sonra bu yedi kişiye emanet etmişti. Onlar da o günden sonra bu emaneti korumayı hayatlarının gayesi hâline getirmişler ve bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdi. Esasen, Şah İsmail’in dört buçuk yıl sonra başlattığı ve Azerbaycan, İran, Irak, Horasan, Suriye ve Anadolu’nun bir bölümünün fethiyle sonuçlanacak bu harekât, her bakımdan Lahican Sufilerinin başarısıydı. Rıza Yıldırım’ın tabiriyle, “Son elli yıldır tarikat faaliyetlerinin beyni hâline gelen bu özel grup Kızılbaş tarihi bakımından en az Safevî şeyhleri kadar önemlidir.” Cüneyt’le başlayıp İsmail’le tamamlanan tarikat içi dönüşümün hem ideolojik hem de pratik düzlemde baş aktörleri bu halifelerdi.[4]

Lahican Sufileri, devlet kurulduğunda ilk aşamada en üst makamlara getirilmişti. Safevî tarihçisi Savory, harekete liderlik etmede ve devleti kurmada Lahican Sufilerinin kritik rolünü şöyle ifade eder:[5]

Safevî devrimini başarıyla sonuçlandırmada tek sorumlunun, genellikle karizmatik liderliğiyle İsmail’in kendisi olduğu varsayılır. Gilan’a sığındığında İsmail’in sadece yedi, 1499’da Gilan’dan iktidar talep etmek için çıktığında sadece on iki ve 1501’de Tebriz’de Safevî hanedanının ilk padişahı olarak Şah olduğunda on dört yaşından fazla olmadığı düşünüldüğünde, devrimin tek başına İsmail’in karizmatik liderliğiyle gerçekleşmiş olamayacağı açıktır. Safevî devrimci hareketinin ivmesini korumasının sorumluluğu öncelikle Ehl-i İhtisas olarak bilinen yedi yakın danışmandan oluşan küçük gruba aittir.[6]

Lahican Sufileri, aynı zamanda Safevî hareketini oluşturan aşiret konfederasyonunu bir arada tutan çatıyı oluşturuyordu. Her biri konfederasyonun asli bileşenlerinden bir aşirete mensuptu. Hüseyin Bey Lala, Şamlu oymağından; Abdal Ali Bey Dede, Dulkadir oymağından; Hâdim Bey Hulefa, Taliş oymağından; Rüstem ve Bayram Beyler, Karaman oymağından; İlyas Bey Aykutoğlu, Hınıs oymağından; Kara Piri Bey ise Kaçar oymağındandı. Burada dikkate değer bir konu da Kızılbaş hareketinin bu en seçkin yedi liderinden çoğunun Anadolu kökenli olmasıydı.[7]

Şah İsmail’in Savaş minyatürü.

Safevî Devleti’ni kimler kurdu?

Kızılbaşlığın doğuşu ve Safevî Devleti’nin kuruluşu, Anadolu, Azerbaycan ve Suriye gibi geniş bir coğrafyaya dağılan konar-göçerlerden koparak Safevî şeyhlerinin etrafında birleşen oymakların eseridir.[8] Bazı yazarlara göre Safevî Devleti’nin kuruluşunu yeni bir devletin doğuşu olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım değildir. Safevîlerin devraldığı toplumsal ve kültürel bir miras söz konusudur. Bu miras, Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleridir.[9]

Karamanoğulları toprakları 1483-1484’te ilhâk edilip Osmanlı topraklarına katılırken, Dulkadiroğulları 1514’te, Ramazanoğulları ise 1516’dan sonra Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Osmanlı karşısında kaybettikten sonra Karaman konfederasyonunda bulunan Türkmen aşiretlerinin çoğu Şah İsmail’in davasına destek vermişti. Pir Bayram Bey Karamanlu örneğinde olduğu gibi, Turgut ve Varsak şeflerinin çoğu Kızılbaş birliğine katılmışlardı. Akkoyunlu tarihçisi Huncî, Cüneyt ve Haydar’ın takipçilerinin çoğunun Rum’dan geldiğini söyler. O, “Rum” ifadesiyle Anadolu’yu kastetmiştir. Osmanlı idarî sisteminde Rum eyaleti Tokat, Sivas, Amasya, Çorum ve civarını kapsayan bölgeydi. Kızılbaş birliğinin omurgasını oluşturan dört ana oymaktan biri olan Rumlular bu bölgede yaşıyordu.[10]

Osmanlı merkeziyetçiliği ile göçebe Türkmen yaşamının çok kolay uyum sağladığı söylenemez. Bunda, sosyolojik olarak bu sürecin bizatihi kendisinden kaynaklanan sebeplerin yanı sıra, tarikattan devlete geçiş süreci boyunca yaşanan Safevî-Osmanlı rekabetinin de büyük etkisi olmuştur. Söz konusu rekabetin başlıca iki sahada öne çıktığı görülmektedir. Bunlardan biri mezhep farklılığıdır. Osmanlı Devleti’nin, bilhassa İstanbul’un fethinden itibaren bir imparatorluk hâline gelip İslâm dünyasının Sünnî karakterli en büyük gücü ve temsilcisi durumuna yükselmesinden sonra, gayri Sünnî unsurlar Osmanlı sisteminin dışında kalmıştır. Ancak asıl önemli olan yönetim anlayışındaki farklılıktır. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, merkeziyetçi imparatorluk olarak yapılanma tarzını Fatih Sultan Mehmet ile birlikte sağlam bir şekilde hayata geçirmiştir. Bu yönetim tarzının öne çıkan özellikleri şöyle sıralanabilir: 1- Büyük aşiretlerin parçalanarak ülkenin farklı bölgelerine yerleştirilmesi. 2- Düzenli olarak yapılan tahrirlerle nüfusun tespit edilip nüfus hareketlerinin kontrol altında tutulmaya çalışılması ve böylelikle sağlam bir vergilendirme sisteminin yerleştirilmesi.[11]

Buna karşılık, büyük çoğunluğu Anadolu’dan giden Ustaçalu, Rumlu, Şamlu, Dulkadır, Musullu, Bayburtlu, Çapanlu, Karamanlu, Varsak, Tekelü, Afşar ve Kaçar gibi göçebe Türkmen aşiretlerince kurulan Safevî Devleti, bir çeşit aşiretler federasyonu şeklinde yapılanmıştı. Hem askerî hem de idarî bürokrasinin oluşumunda aşiretlerin etkinliği tartışılmaz bir şekilde ortadaydı. Dolayısıyla merkeziyetçi yönetim anlayışıyla uyuşamayan göçebe kesimlerin kurduğu bir devlet olan Safevîler, Osmanlı merkeziyetçiliğinden canı yanan kesimler için bir sığınma merkezi olmuştu.[12]

Osmanlı Devleti’nin merkeziyetçi bir imparatorluk şeklinde büyüme süreci, Safevîlerin tarikattan devlete geçiş süreciyle aynı döneme rastlar. Dolayısıyla Osmanlı’nın büyüme sürecinde ele geçirdiği beylik ve devlet topraklarındaki halkın Osmanlı merkeziyetçiliğine uyumunda meydana gelen sıkıntılar ile bu sırada Anadolu’nun hemen her yanında yaşanan yoğun Safevî propagandası tam anlamıyla çakışmış vaziyettedir.[13]

İsmail, şeyhlikten şahlığa geçişle şeyh ve hükümdar gibi iki farklı kimliği kendisinde birleştirdi. O artık bir taraftan Safevî Tarikatı’nın şeyhi, diğer taraftan da İran’ın şahıydı. Nesep itibarıyla On İki İmam’dan yedincisi olan Musa el-Kâzım neslinden geldiğini ve İmam el-Mehdî’nin dünyadaki temsilcisi olduğunu iddia ederek siyasî ve dinî liderliği Safevî ailesinde birleştirdi.[14]

Safevî Devleti, özellikle Anadolu, Azerbaycan, Suriye ve Irak’ta bulunan Türkmen kitlelerinin kendi inanç sistemi, yaşam tarzı ve ekonomik özelliklerine uygun bir yapıdaydı.[15] Bu devlet o dönemde “devlet-i Kızılbaş” olarak bilinirdi. Kızılbaş ismi 15. yüzyılın son çeyreğinden itibaren ortaya çıkmıştır. Safevî Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar (ö. 1488), büyük bölümünü Azerbaycan ve Anadolu Türkmen boylarının oluşturduğu taraftar kitlesine, kendilerini diğerlerinden ayırmak için on iki dilimli kırmızı börk giydirmiş ve bu kitleler zaman içinde Kızılbaş diye anılmıştır. Safevî Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Kızılbaş oymaklar “tavaif-i Kızılbaş”, emirler “ümera-yı Kızılbaş”, ordu “leşker-i Kızılbaş”, devlet ise “devlet-i Kızılbaş” adlarıyla anılmıştır.[16]

Şah İsmail’in Özbek Hanı Şeybani ile savaş minyatürü.

Safevî Devleti’nin kurulmasından sonra Teke bölgesinden Şahkulu’nun faaliyetleri sonucunda yaklaşık 15.000 kişilik bir nüfusun, yine Bozok ve havalisinden Şah Veli, Söklenoğlu Musa, Baba Zünûn ve Kalender Çelebi isyanları sırasında bazı grupların İran’a gittiği bilinmektedir. Yine bunlardan başka, Karadeniz bölgesinden, özellikle Çepniler arasından İran tarafına gidenler olmuştur.[17]

Şah’ın mistik ve politik takipçileri tamamıyla konar-göçer Türkmenlerden değildi. Konar-göçer Türkmenlerin belirli bir ağırlığı olmakla birlikte, talipleri arasında Azerbaycan köylüleri, Talişler ile daha önce Akkoyunlu ve Karakoyunlu dönemlerinde bu konfederasyonlara iştirak eden Kürtler ve diğer konar-göçerler de vardı. Ayrıca aşiretler haricinde, daha önceleri dağınık topluluklar hâlinde yaşayan bazı Rum Abdallarına ait tekkeler ve bu tekkeler etrafında kümelenmiş gayri Sünnî zümreler de Safevî Devleti şemsiyesi altında birleşerek yeniden örgütlenmişlerdir.[18]

Safevîlerde Ordu, Din, Gaza ve Tarikat Mahkemesi

Faruk Sümer, Akkoyunlu ve Safevî devletlerinin ordu yapısının Osmanlı ve Memlûk devletlerinin ordu yapısından farklı olduğunu kaydetmiştir. Sümer’e göre Akkoyunlu ve Safevî orduları, Osmanlı ve Memlûklerin tersine, Türk göçebe oymaklarından oluşuyordu. Bu durum, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye’den önemli Türkmen topluluklarının bu iki devletin hâkim olduğu coğrafyaya gitmelerine sebep olmuştur. Söz konusu Tahmasb döneminin özelliklerinden biri, oymaklardan temin edilen askerlerin kendi oymak veya boy unvanlarıyla anılması ve boyun beyi önderliğinde geçit töreninde yer almasıdır.[19]

Şah İsmail, öncelikli olarak Kızılbaşları merkezde tutmuş, Kızılbaş inancına mensup olmayanları ise sadece idarî görevlerle sınırlamıştır. Şah İsmail döneminin ilk on dört yıllık saltanatı boyunca vekillik makamı, sûfîlik bakışının bir yansımasıdır. Söz konusu dönemde vekil hem dünyevî hem de dinî bir yetki alanına sahiptir. Yani Şah tarafından vekile hem siyasî işlerde hem de inançsal meselelerde yetki verilmiştir. Safevî tarihçisi Savory’ye göre bu makam, Şah İsmail tarafından mutemet sûfîlerden olan bir Kızılbaş emiri ve aynı zamanda kendisinin lalası olarak bilinen Hüseyin Bey Şamlu’ya verilmişti.[20]

Safevî dünyasında Şah I. Abbas dönemine (hük. 1587-1629) kadar askerî sınıfa mensup olmakla Tarikat’a mürit olmak aynı anlama geliyordu. Bu döneme kadar beylerbeyi, han, sultan, bey gibi unvanlar taşıyan valiler, komutanlar ve daha alt düzey yöneticilerin tamamı, yönettikleri kitleden belirgin hatlarla ayrılmış olan Kızılbaş toplumundan geliyordu ve hepsi Tarikat’ta Şah’ın müridi sayılıyordu.[21]

Safevîlerde din işlerini halifeler, gaza işlerini ise beyler yürütüyordu. 16. yüzyıl boyunca Safevî devlet sisteminde din işleri halîfetü’l-hulefâ, gaza işleri ise emîrü’l-ümerâ makamları tarafından yürütülüyordu. Halîfetü’l-hulefâya bağlı olanlar, obalarda ve köylerde müritlerin din işlerinden sorumlu Kızılbaş halifelerdi. Emîrü’l-ümerâ makamı ise gaza işlerini yürütüyor ve Kızılbaş boylarının beyleri tarafından temsil ediliyordu.[22]

Şah İsmail’in Erdebil’deki Şeyh Safi Türbesindeki kabri.

Safevî kaynaklarında Kızılbaşların tâbi oldukları dinî ve hukukî sistem “Tarîk u Âdâb-ı Sûfiyân-ı Silsile-i ‘Alî-yi Safevîyye” olarak geçer. Tarikat’a girmiş ve askerî sınıfın üyesi olmuş bir kişinin artık tarikat adabına göre yaşaması gerekmekteydi. Kaynaklarda “Sûfigerî” olarak adlandırılan ve sadece Kızılbaşlar için bağlayıcı olan tarikat kurallarına uymayanlar hakkındaki uygulamalar yine tarikat usulünce yapılıyordu. Tarikat edebine aykırı davranan bir Kızılbaş’ın durumu önce oluşturulan bir komite tarafından soruşturuluyor, daha sonra da eğer başkentte ise saray kompleksinin içinde bulunan Tevhîdhâne’de (bugünkü karşılığı cemevi), değilse uygun bir yerde kurulan halka-i tevhitte görüşülerek karara bağlanıyordu.[23]

Yukarıda bahsedilen Kızılbaşlara ait inanç sistemine yerel halk dâhil değildi. Safevî Devleti kurulduğunda İmâmiyye Şîası resmî mezhep olarak ilan edildi. Safevî Devleti’nin hem hukuk sistemi hem de Kızılbaş olmayan toplumsal kesimleri için geçerli tek din anlayışı bu mezhep olacaktı. 1501 yılında İran nüfusunun İmâmiyye mezhebine mensup olan kısmı %30-35 civarındaydı; diğerleri Sünnîydi. Bu nedenle Şah İsmail ve vârisi Tahmasb, Lübnan bölgesinde kök salmış olan Şiî ulema ailelerinden yetişmiş âlimleri ithal ettiler. Safevî Şiiliğinin ilk döneminde din işleri ve az sayıdaki ulemanın başı sadr makamı idi. Savory’nin belirttiği gibi, erken Safevîler döneminde sadrın ana işlevi İmâmiyye Şiiliğinin propagandasını yönlendirerek ülke içinde fikir birliği oluşturmaktı.[24]

                                                 Şah Tahmasb ve Sonrası

Safevî Devleti’nin yaklaşık iki buçuk asırlık tarihini ele alan kimi tarihçilerin, bu tarihi farklı dönemlere ayırdıkları görülmektedir. İki döneme ayıranlara göre 1501-1587 tarihleri arası, yani Şah İsmail’den I. Şah Abbas’ın hâkimiyetine kadarki zaman dilimi, Safevîlerin birinci dönemi; kalan kısmı ise ikinci dönem olarak değerlendirilmiştir. Safevî tarihini üç farklı dönemde ele alanlar ise Şah İsmail’den (1501) Şah Tahmasb’a (1524), Şah Tahmasb’dan I. Şah Abbas’a (1587) ve sonrası (1587-1736) şeklinde bir tasnif yapmışlardır.[25] Bize göre ise Safevî Devleti’ni 1501-1587 ve sonrası (1587-1736) olmak üzere iki dönemde ele almak daha uygundur. Birinci dönemde Kızılbaşların Safevî Devleti’nde mutlak hâkimiyeti vardı; ikinci dönemde ise sistemin dışına itildiler.

Şah İsmail devrinde olduğu gibi Şah Tahmasb döneminde de valilikler ve askerî görevler Türklere verilmişti. Ancak kalem işleriyle ilgili makamlar Taciklere, yani İranî unsurlara verilmişti. Rus şarkiyatçı Minorsky, Tahmasb döneminde yetmiş iki önemli resmî görev ve mansıptan elli dokuzunun Türklere ait olduğunu, sadece on üçünün gayri Türklere verildiğini ileri sürmüştür.[26]

Şah Tahmasb Çehel Sutun Sarayında eğlencede (kırmızılı).

Kızılbaşların Safevî Devleti’nden Dışlanması ve Sapkın İlan Edilmesi

Osmanlı Fatih devrinde merkeziyetçi bir yapıya dönüştüğü gibi, Safevîlerde de bu dönüşüm I. Şah Abbas döneminde (1587) başlamıştır. Halil İnalcık’ın ifadesiyle, aşiretlerden oluşan sosyal yapısını korudukları için Osmanlı’nın merkeziyetçi devlet politikasına karşı doğudaki Türkmen muhalefetinin bir ifadesi olan Kızılbaşlık, bu sefer de kurucusu olduğu Safevî Devleti’nin merkeziyetçi politikaları yüzünden muhalefette kalmış ve dışlanmıştır.[27]

Bürokratik devlete dönüşüm süreci, kaçınılmaz olarak aşiret güçleri ile yerleşik bürokratlar arasında uyuşmazlığı beraberinde getiriyordu. Dinî ve politik uyuşmazlıklara ek olarak, iki tarafın etnik temelleri de farklıydı. Kurucu Kızılbaşlar esas olarak Türkmen aşiretlerinden oluşuyor ve Türkçe konuşuyorlardı. Kısa sürede devlet bürokrasisini ve din alanını uhdesine alan bürokratlar ve ulema sınıfı ise yerleşik İranî unsurlardı ve Farsça konuşuyorlardı. Askerî aristokrasi kendilerini Tarikat-ı Safeviyye mensupları olarak ayrıcalıklı görüyor, askerî gücü ellerinde bulunduruyor ve “Tacik” dedikleri İranî unsurları kendilerinden aşağı görüyorlardı. Diğer taraftan İran’ın kadim eğitimli ailelerinden gelen bürokrat sınıfı ise Kızılbaşları basit, eğitimsiz ve kaba saba olarak görüyordu.[28]

Özetle, Kızılbaş-Safevî Devleti’nin kuruluşundan yaklaşık yüz yıl sonra Kızılbaş sûfîliği bizzat I. Şah Abbas tarafından gözden düşürülüyor, onların takipçileri dinî bakımdan bozuk kabul ediliyordu. Aynı şekilde Kızılbaş aşiretleri iktidar merkezlerinden uzaklaştırılıyor, taşraya sıkıştırılıyordu. Yani kurumsallaşmış devlet ile onun sınırları içine sıkışmış aşiretler arasındaki ilişki bozuluyordu. Siyasî tasfiye, dinî dışlamayı da beraberinde getirdi. 17. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise Kızılbaş sûfîliği bu defa Şiî Safevî uleması tarafından sapkın ilan edilmişti.[29]

Şah Abbas’ın İsfahan silüetli portresi.

                                               Safevî İran’ında Türkçe

Timurlu, Karakoyunlu ve Akkoyunlu dönemlerinde Türkçenin edebî bir dil olarak gelişmesi açısından önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Türk dili, söz konusu devletlerin saraylarında önemli bir mevkiye ulaşmış, Farsçanın yanı sıra şairler ve yazarlar nezdinde şiir ve edebiyat dili olarak itibar kazanmıştır.[30]

16. yüzyılda ise Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Timurlu coğrafyasının bir bölümü, yeni bir Türk imparatorluğunun doğuşuna şahit olacaktır. Bu devlet, bir taraftan zikredilen devletlerin edebî vârisi, diğer taraftan ise yapısı itibarıyla Türkmenlerin toplanacağı bir devlet olmuştur. Türkmenlerin tarihî Azerbaycan’ın farklı bölgeleriyle Suriye, Irak ve Anadolu’dan yoğun bir şekilde Tebriz’e gelerek eskiden beri bu coğrafyada var olan Türk nüfusa eklenmesiyle güçlü bir potansiyel ortaya çıkmıştır. Azerbaycan Türkçesinin devletin dili olma seviyesine yükselmesi, Safevî Devleti’nin kuruluşuyla birlikte gerçekleşecektir. Azerbaycan’da halkın konuştuğu Türkçe, Safevî Devleti’nin kuruluşuyla birlikte saray ve ordu dili olarak kullanılacaktı. Bu aşamada Türk dili Farsça ile paralel olarak gelişmiştir. Devlet dairelerinde, sarayda ve orduda resmî dil olmuştur ve bunun neticesinde Türkçeden Farsçaya birçok kelime girmiştir.[31] Burada 1796-1925 yılları arasında İran’a hükmetmiş bir başka Türk hanedanı olan Kaçarların da etkisini anmak gerekir.

17. yüzyılda yaşamış Fransız seyyah Jean Chardin[32] (1642-1666), İran’da yaygın olan dillerden “Farsça belagat dili, Arapça fesahat dili, Türkçe siyaset dilidir ve bâki diller kabahatlidir” özlü sözünü yazar. Yazar ayrıca üç dille ilgili bir efsaneyi de anlatır. Buna göre “Âdem ve Havva’yı yasak meyvenin yenmesi için vesveseye veren yılan fasih Arapça ile konuşmuştur. Havva ise Âdem’i ikna etmek için tatlı ve işveli olan Farsça ile konuşmuştur. Bunun akabinde Âdem’le Havva’nın cennetten kovulması emri önce Farsçayla verilmiştir. Ancak yumuşak ve tatlı olduğu için itaat edilmemiştir. Sonra Arapçada da etki etmemiştir. Devamında Cebrail aynı emri buyurgan olduğu için Türkçe vermiştir ve her ikisi de korkarak cennetten çıkmışlardır.”[33]

Farsçadan Türkçeye birçok kelimenin geçmiş olduğu bilinen bir husustu; ancak Türkçeden Farsçaya da birçok kelimenin geçmiş olduğu pek bilinmiyordu. İranlı bir arkadaşıma göre İran’da Türkçeden Farsçaya girmiş kelimeler, Farsçadan Türkçeye girmiş kelimelerden daha fazlaymış. Eski TDK başkanlarından Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Farsçadan Türkçeye 1350 kelime, Türkçeden Farsçaya ise 2000 kelime geçtiğini söylemektedir.[34]

Nazmi Emin

Ekim 2026, İstanbul.

Kaynakça

– İlyas Üzüm, “Kızılbaş”, TDVİA, 22. Cilt, Ankara, 2022, s. 546-557.

– Tufan Gündüz, Kızılbaşlar Tarihi, Yeditepe Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2016.

– Bülent Akın, Kızılbaş Oğuzlar ve Şah İsmail’in Ana Yurdu Diyarbakır, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2020.

– Doğan Kaplan, Yazılı Kaynaklarına Göre Alevilik, TDV Yayınları, 219 Ankara.

– Yalçın Çakmak, Sultanın Kızılbaşları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019.

– İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2021.

– Sadullah Gülten, Osmanlı-Safevî Kıskacında Kızılbaşlar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2022.

– Rıza Yıldırım, Buyruk, YKY, İstanbul, 2020.

– Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, TTK Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 2020.

– Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler, Kum Saati Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2005.

– Reşat Öngören, “Safeviyye”, TDVİA, 35. Cilt, İstanbul, 2008.

– Tufan Akgündüz, “Safeviler”, TDVİA, 35. Cilt, İstanbul, 2008, s. 457-459.


[1] Tufan Akgündüz, Safeviler, 2008;Saim Savaş, Anadolu’da Alevilik, 2020, s. 3

[2] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 115.

[3] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.234.

[4] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.232.

[5] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.232.

[6] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.233-234.

[7] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.234-235.

[8] Sadullah Gülten, Osmanlı Safevi Kıskacında Kızılbaşlar, 2022, s. 191.

[9] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 17.

[10] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.265.

[11] Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, 2020, s. 138-139.

[12] Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, 2020, s. 140.

[13] Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, 2020, s. 140.

[14] Sadullah Gülten, Osmanlı Safevi Kıskacında Kızılbaşlar, 2022, s. 43.

[15] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 115-116.

[16] İlyas Üzüm, Kızılbaş, 2022, s. 546-557.

[17] Sadullah Gülten, Osmanlı Safevi Kıskacında Kızılbaşlar, 2022, s. 56-57.

[18] Yalçın Çakmak-İmran Gürtaş, Kızılbaşlık Alevilik Bektaşilik, 2019, s. 20-21.

[19] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 130-131.

[20] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 119-120.

[21] Rıza Yıldırım, Buyruk, 2020, s. 89.

[22] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.331.

[23] Rıza Yıldırım, Buyruk, 2020, s. 91.

[24] aktaran Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.284-285.

[25] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 81.

[26] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 126.

[27] Doğan Kaplan, Alevilik, 2019, s. 89.

[28] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.322.

[29] Rıza Yıldırım, Aleviliğin Doğuşu, 2020, s.322.

[30] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 150.

[31] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 150-151.

[32] Safevi İranı, Osmanlı toprakları ve Yakın Doğu üzerine yazdığı detaylı seyahatnamesiyle tanınan ünlü Fransız Seyyah.

[33] İlgar Baharlu, Şahın Bahçesinden, 2021, s. 150-151.

[34] Fatih Altaylı, TekeTek, youtube, 13.07.2011.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Language »