Kıyıdan Uzaklaşmak

Denizlerde menfaatler pek çoktur,

Selamet istersen kıyıda kal”.

Sadi Şirazi

Bu sözü sık sık kullanırım. Yani kıyıda kalmayı tercih edenlerden değilim. Burada mecazi manada söylenen bu söz haricinde de denizle aram iyi olduğu gibi kendi çapımızda maceralarımızda olmuştur.

Sürmene’nin gece görünüşü.

Doğu Karadeniz’in bir sahil kasabasında (Sürmene- Trabzon) doğdum ve çocukluğum orada geçti. Dalgaların hışırtısıyla uyandığım olurdu. Eğer yaylaya gitmezsek yaz boyu denizde olurduk. Hatta bazen sabah çarşıdan eve ekmek alıp gelirken denize girer ekmeği bir türlü eve getiremezdik, bir kısmını da yerdik tabi.

Bizim oralarda yaylacılık meşhurdur. Bu sanırım, yarı konar göçerliğin atalarımızdan bize kalan alışkanlığı. Karadeniz sahilleri yazları çok nemli olduğundan daha yüksek ve havası kuru olan yerlere gidilirdi. Orta yaş ve üstü için yayla, yazları çok iyi idi ama çocukların deniz burnunda tüterdi. Hele birde uzun kaldığımızda hepten bıkardık. Yayla hakkında da bir makale (https://www.nazmiemin.com/yayla/) kaleme aldık.

Denizle bu denli muhabbet olunca anlatılacak hikayelerde bol oluyor. Bizim oralarda 7-9 gibi çok küçük yaşlarda yüzme öğrenilir. Yazları gün boyu deniz kıyısında vakit geçirilir, fazla acıkınca bazen denizin içindeki kayalardan midye toplar, kıyıda saçın üzerinde pişirir yenirdi. Bizim denize girdiğimiz kısım “kayalar” isminde evimizden 70-100 metre mesafede bir yerdi. Kayaların her birinin ismi vardı. 1’den 5’e kadar olan kayalar yüzeydeydi. 6’dan 9’a kadar olan kayalarsa su yüzeyinde 30-50 cm aşağıda. Biz ekseriya yüzerken ilk beş kayayı kullanırdık. Yazın buralar bizim ikinci evimizdi. Hatta benim abimin bir danası vardı, onun peşinden oda denize girer kayalara çıkar ve kayadan atlardı.

Denizlerde boğulma vakaları çok olur ama ne benim dönemimde nede daha öncekilerde bizim denize girdiğimiz yerlerde akrabalardan boğulanı hiç duymadım. Boğulmalar ekseriya daha yüksek köylerden ara sıra denize gelen ve yüzme bilmeyenler arasında olurdu. Öyle yüzme eğitimi türünden şeylerde olamaz bizim oralarda. Mevcut düzen içerisinde bir şekilde öğrenilir. Bazen büyükler çocukları boylarını aşan yerlere atardı, bakardı çabalayıp çıkabiliyorsa öğrendi demek yok çıkamıyorsa biraz yardım eder. Bu şekilde olaylar çocuk öğreninceye kadar tekrar ederdi.

Bizim denize girdiğimiz yerde sadece bizim akrabadan insanlar olurdu. Çok nadiren başkaları da gelirdi. Boğulma vakalarına karşıda kendimizi birinci dereceden sorumlu kabul eder, müdahale etmeye çalışırdık. 13-14 yaşlarındaydım, kumda arkadaşlar ile otururken bizim 1. kayanın yanında yabancı iki kişi denize girdi. Birisi boyunu aşan yere kadar gelince tekrar geri gelemedi. Boğulan var diye arkadaşı yardım isteyince bizde hemen fırladık. Boğulan şahıs daha sonra öğrendiğimize göre askerden yeni gelmiş, Samsun’da ikamet ediyorlardı ve yazın memlekete gelmişler. Boyunu aşan yer ile aşmayan yer arasında 2-3 metreden fazla mesafe yok. Ama telaşlandığı için kendini ileri doğru atamıyordu. Bulunduğu yerde yukarı sıçramaya çalışıyordu. Çocukluktan beri büyüklerimizden dinlerdik, boğulana arkadan yanaş o sana tutmasın ama sen onu kontrol et. Boğulan arkadaş cüsse olarak bende epey büyük olduğundan onun yanına yanaşmadan suya daldım ve ayaklarından onu dipten ileri doğru itmeye başladım, zaten şuuru da gücüde daha tükenmediğinden kolayca 5-6 adım sonra boyunu aşmayan yere geldi ve kolayca o badireden kurtulmuş oldu.

Boğulma vakalarına karşı akrabalarımın diğer üyelerinin de buna benzer hikayeleri çoktur. Ortaokul- lise yıllarıma da yazları pazarlarda meyve sebze satardım. 17-18 yaşlarındayken bir yaz pazarda sebze meyve satıyordum. Salı günü Sürmene’nin pazarıydı ve Pazar yeri de deniz kenarındaydı. Öğlen sularında etrafta sesler gelmeye başladı, denizde birisi boğuluyor diye. Denizle pazarın arasında sadece bir yol vardı. Yanımda bir başka akrabamla beraber hemen koştuk deniz kenarına. Kalabalık denize doğru bakıyordu. Akrabamla ben hemen üstümüzü çıkardık ama ben denizde bir şey görmüyordum. Aslında soracak bir sürü soru var zihnimde ama o telaşla soramadık.  Sadece halk ileri doğru bakıyordu ben bitaraftan akrabam diğer taraftan denize atladık. Öylesine ileri doğru yüzüyorduk. Ben kafamı sudan çıkarmadan yüzmeye çalışıyordum. Sanırım 5-6 dakika geçmişti ki denizin dibinde yatan birisi vardı. Hemen daldım, çok derin değildi, muhtemelen 5-6 metre vardı yoktu. Yerde yatan 14-15 yaşlarında bir çocuktu. Kolundan tutup yere basarak kolayca yukarı çıkardım onu. Çok hafifti, çıkarırken pek bir güç harcanmadı. Henüz boğulmamıştı çünkü boğulsaydı yüzeye çıkardı. Kıyıya doğru onu çekmeye başladım ki o sırada yanımıza bir kayık geldi. Kayıktaki arkadaşta yardım etti çocuğu kayığa çıkardık. Su yutmuştur diyerekten çocuğu ayaklarından kaldırıp silkelemeye çalıştım.  Biz tam kıyıya geldik çocuğu aldılar kayıktan ve birisi ona suni teneffüs yapmaya başladı. Hemen ardından çocuk anne diye bağırdı. Çocuğu öylece hastaneye götürdüler bizde işimizin başına döndük. Daha sonrada haber geldi çocuk iyi imiş.

Denizde balık tutma gibi hiçbir alışkanlığım olmadı, öyle tarzımda değil. Kıyıda kumlarda yatma güneşlenme de çok az yaptığım şeyler. Eğer arkadaşlar varsa o zaman onlarla oturup sohbet etmek için kalırdım. Ara sırada kumda futbol da oynardık. Diğer türlü denizde olmayı tercih ederdim. Bazen kayaların etrafında dolaşır bazen de uzaklara açılırdım. Denizde sahile paralel pek yüzmezdim; hep dikine yani uzağa doğru.

Denizde uzaklara açılma bende bir tutkuydu. Çoğunlukla da yalnız yaptığım bir şeydi. Bizim Karadeniz de sahilden hemen dağlar başlar. Arka kısımları görme şansı yoktur.  Denizde açıldıkça dağların arkasını görmeye başlarsın. Ne kadar açılırsan o kadar çok görürsün, arka kısımda kalan dağlar ortaya çıkmaya başlar. Açıldıkça manzara güzelleşir, daha çok görme arzusu uyanır.

Üniversiteyi bitirinceye kadar Trabzon da kaldım. Henüz üniversitede iken staj yapmak için 1982 veya 83’de İzmir BMC fabrikasına gittik. Yaz olduğundan hafta sonlarını denizle değerlendirdik. Bir hafta sonu Kuşadası’na diğer hafta sonu da Çeşmeye gittik. İlk kez Kuşadası’nda yüzerken bir kayıkla çarpıştık. Onunla ilgili “Kayığa çarpma” adı altında bir makale (https://www.nazmiemin.com/kayiga-carpmak/) yazdık. O da bizim için nadir karşılaşılacak vakalardan biri.

1984’de Eskişehir’e staj için gelmiştim. Trabzon da üniversiteden bir arkadaşımın ailesinin evi Bursa- Orhangazi de idi. Sanırım bir hafta sonu Eskişehir’den Orhangazi’ye arkadaşı ziyarete gitmiştim. Arkadaş yaz olduğundan İznik gölüne gidip yüzelim dedi; tilkiye sormuşlar ki kızarmış piliç yermişin, o da güldürmeyin beni demiş. Öğlenden sonra İznik gölüne girdik. Durgun ve tatlı su pek alışkın olduğumuz şey değil ama yine de idare eder. Yaklaşık bir saat açılmıştık ki, arkadaşın ayağına kramp girdi. Bir elinden destek verdim ona ve kıyıya doğru yavaş yavaş yüzmeye başladık. Normalde kramp 5-10 dakika içerisinde geçer ama arkadaşın kıyıya çıkıncaya kadar tekrar- tekrar ayağına kramp giriyordu. Yüzmesi iyi idi, gücüde yerinde olduğundan pek fazla zorlanmadan kıyıya kadar arkadaşı çektim. Kıyıda sordum ona bu nasıl kramp girmek ki kıyıya gelinceye kadar tekrar etti; sen bu halini bilmiyor muydun?  Biliyordum dedi, seninle onun için buraya geldim, yüzmeyi çok seviyorum ama bu halimden de korktuğumdan açılamıyordum. Senin buralarda olmanı fırsat bildim. Ne diyebilirim ki, “bazılarının arkadaşı kendi cinsinden oluyor galiba”.

1990’da Askerliği bitirdikten sonra iş hayatı için İstanbul’a geldim. Denizde açılma hobimizde aksamaya başladı. İstanbul da o tür fırsatlarım olmadı ancak yazın memlekete her gidişimde birkaç kez açılabilirdim. 1990’lı yılların sonlarına doğru bayisi olduğumuz bir Alman firmasının her yıl ödül olarak 2- 3 haftalık özel gezi programlarına katılmaya başladık. Bu programlarda 3-4 ülke gezilirdi. Programlar kış ayında olurdu ama gideceğimiz ülkeler hep sıcak iklim idi. İşte bizim denizde açılma ile ilgili yeni fırsatlar ayağımıza geldi.

 

Alman firmasının genel müdürü o dönemlerde 1978’den beri Türkiye’de yaşayan Christoph Grosser isminde bir Alman idi. Kalite ve iş disiplini açısından tam bir Alman, ama iş maceraya gelince bizde bile az bulunacak cinsten. Grosser Bey de denizi çok seviyor özelikle de uzaklara açılmayı. Tam manasıyla “tencere yuvarlandı kapağını buldu”. Ama ben onun yanında çömez kalırım. Grosser Bey’de bu seyahatlere gelirdi. Bazen gün içinde denize açıldığımız olurdu ama ekseriya sabahın çok erken saatinde denize açılırdık ve güneş biz denizdeyken doğardı. Genellikle Uzak Doğu ve Güney Amerika’da değişik yerlerde denizde maceralarımız olurdu. Biz burada ilginç olanları yazacağız.

1999 yılında Miami- USA’da idik. Öğlenden sonra gurupla (14-15 kişi) denize gittik. Biz Grosser Bey ile açılmaya başladık hem de sohbet ediyorduk. Ara sıra kıyıya bakıyordum ki, her kes gitmiş bir kişi bizi merak etmiş bekliyordu. Yaklaşık iki saat kadar biz açıldık, biz karayı görüyorduk ama karadakiler bizi görmüyormuş. Benim Amerikan filmlerinden aklıma geldi açık denizlerde köpek balıkları sahile geliyor. Grosser Bey’e sordum, burası açık deniz buralarda köpek balıkları olmaz mı? O da olur dedi ama eğer gelirseler hiç hareke etme bir şey olmaz; peki dedik, bu söze başka ne denir ki. Daha sonra vakit bayağı geçmişti geriye döndük. Dönüşümüzde yaklaşık iki saat aldı.  Alman firmasının o gün genel müdür yardımcısı olan arkadaş meğer merak etmiş bekliyormuş bizi.

2000-2001 yıllarında idi. Bu seferki seyahatimizde Dominik Cumhuriyeti’nin tatil beldesi Porto Plato’dayız. Biz yine Grosser Bey ile iki kafadar sabah 05,30-06,00 sularında denize açıldık. Açılırken deniz çok sakindi. Kıyıda bazı yerlerde kayalar var ve kayaların üstü deniz kestaneleri ile doluydu. Toplam gidiş dönüş üç saatimizi aldı. Buradaki sabah güneşinin doğuşu enfesti. Bizim kıyıya doğru döneceğimiz sırada hafif dalga başladı. Dalgayı hesap ederek kıyıya doğru yüzdük ama bizi biraz girdiğimiz yerin ötesine attı. Kıyıya vardığımız yerler hep kayalıktı ve üzerlerinde de deniz kestaneleri vardı. Sanırım benim ayağıma bir tane battı ama arkadaşın her iki bacağına da çok adette batmıştı. Kıyıya varınca hemen yakındaki kliniğe gittik saat 09:00 idi oda yeni açılmıştı. Doktor Grosser Bey’in ayağındaki kestane dikenlerini teker teker çıkarttı ve ona ilaç verdi. O gün akşama kadar odasında çıkamadı. Bana söylediği şu oldu, tekrar olsa tekrar burada denize açılırım. Denizdeyken güneşin doğuşu ile ilgili manzaraya değer.

2006 yılında Kaldığım otelden Capo Capona Plajı Rio de Janerio.

2005-2006’lı yıllarda Rio’da Janeiro’ya gitmiştik aynı şirketle.  Otelimiz meşhur “Capo Capona” plajının yanındaydı. Çok uzun bir plaj, gündüzleri insanlar karınca sürüsü gibi gözüküyordu bizim otelden. Akşam programımız bitince plajın sahilinde arkadaşlarla dolaşıyorduk. Plajda hiç tuvalet görmedim. O kalabalıkta insanın denize giriyordu sabahtan akşama kadar. O gece Grosser Bey beni aradı sabah tekrar denize girelim diye; bende ona temizlikle ilgili kaygımı ilettim, oda akşamdan sabaha bir şey kalmaz, deniz neleri yutmadı ki dedi. Peki dedik, sabah 07;00 da lobide buluşalım. Bu sefer sadece ikimiz değildik. Almanya’dan da bir yönetici ve bizim arkadaşlardan birisi de gelecekti. Biz sabah lobide buluştuk ve dört kişi denize girdik. Alman arkadaş bizimle açılmadı biz üç kişi açıldık. Bize denize açıldığımızda ekseri Grosser Bey’in tecrübelerini dinlerdik. Sıra dışı bir kişilikti. Hem iş disiplini hem de maceracı ruhunu bir arada nasıl birleştirmişti hala anlamış değilim. Biz denize açıldıkça benim vücudum yanmaya başladı ama onlar bir şey demediğinden bende bir şey demiyordum. Biz açıldıkça benim canım daha fazla yanıyor hala onlardan ses yok. Daha sonra neden vücudumun yandığını anlamaya çalıştım; deniz analarını çok küçük parçaları vücudumuza değiyordu. Deniz anasını bilirdim insana değdi mi yakar, ama onu görürsün burada biz bir şey görmüyoruz ama denizin içinde var. Sadece vücudumuza yapışmış sümüksü yapıdan anlayabildik onları. Arkadaşlara ben durumu anlatınca diğer arkadaşın vücudu da benim gibi yanıyormuş. Muhtemelen Grosser Bey’inde vücudu yanıyor ama öyle ufak tefek şeylere bana mısın diyecek tipten birisi değil. Sanırım bir saat kadar denizde açılmıştık ki, daha fazla gitmeden geri döndük. Hem canımız yanıyordu hem de geç çıkmıştık. Biz sohbetimizi bozmadan geri döndük. Dışarı çıktığımızda vücudumuz daha fazla yanmaya başladı. Otele gittik ve durumu anlattık, onlarda bize hemen saunayı yaktılar. Anladığım kadarıyla burada bu tür şeyler ilk olmuyordu. Nasıl tedavi edeceklerini biliyorlardı. Sauna ısındıkça vücutlarımız kızarıyordu ama belli bir süre sonra yanma azalmaya başladı ve normal hale geldi.

Ayancık sahilleri.

Memleketten İstanbul’a geldikten sonra bazı yazları Sinop, Ayancık’a giderdik. Orada denize yakın kayın pederin evi vardı. Ayancık’ta da yalnız denize açılırdım. Burasıda Karadeniz (Batı Karadeniz) olduğundan memleketimdeki aynı manzara burada da vardı. Denizde açıldıkça arka taraftaki dağlar tepeler ortaya çıkıyordu. Bu bölgede deniz karaya doğru, bizim oralara nispetle daha çok girinti çıkıntılı olduğu gibi dalgası da pek eksik olmuyor.

2010 yazında en küçük kayınbiraderin Ayancık’ta kınası olduğundan kayınpeder taifesi ve biz buraya geldik. Kına için evde helva yapılacağından akrabanın kadınları eve gelecekti. Bizde erkekler olarak kahvaltıdan sonra kendimizi denize attık. Zaten evin bahçesi denize sıfır. Öğlene doğru ne yapalım dedik, şimdi evde bir sürü kadın vardır, bizde öyle ıslak ıslak şortlarımızla eve gitmeyelim, biraz daha vakit geçirelim. Peki ne yapalım; yapılacak şey belli, denize açılmak. Daha sonra söylediler; bizim ortanca kayınbirader Enes, denize açılmayı çok seviyormuş ve diyormuş ‘ki; eniştemle Ayancık’ta denk gelsem de beraber açılsak. Benim bacanakta tamam açılalım dedi ve üç kafadar; ben, Enes ve bacanak ufka doğru yol aldık. Büyük kayınbirader çocuklarla kıyıda kaldı. Deniz çarşaf gibi, uyuyordu. Her ikisi de iyi yüzebildiğinden kıyıdan fazla uzaklaşmadan dolayı bir endişem yoktu.

Biz aheste aheste yüzüyorduk. Karadan uzaklaştıkça arka taraftaki diğer dağlar ortaya çıkıyordu. Hava iyi, bizim havamız daha iyi, deniz bütün şefkatiyle uyuyor ve bizi kucağına almış. Bir tarafta denizin mavisi diğer tarafta yeşilin birçok tonunu bünyelerinde barındıran dağlar; manzara enfes. Yakası açılmamış fıkralar havalarda uçuşuyor. Kıyıda duyduğumuz türden fıkralardan değildi. Denizciliğin kendine has kanunları var, demek fıkralarda denizde bu hükme tabi. Biz tabi bu atmosferde yaşadığımız ana odaklanmışız; kıyıyı unuttuk, zamanı unuttuk, ezcümle unuttuklarımızı da unuttuk.

Kendimize hedef seçtik. Denize girinti yapmış uzun bir burunu işaretledik ve onun ucuna kadar gitmeye kara verdik. Hedefe gittikçe yaklaşıyoruz ama bir türlü ulaşamıyoruz. Sanki oda bizimle hareket ediyor. Ha gayret biraz daha diyoruz ama nafile; “ufuk bir tilkidir kaçak ve kurnaz” (çile şiiri, Necip Fazıl Kısa Kürek), anladık ki biz oraya ulaşamayacağız, bu sırada hafif dalgada başladı. Bu kadar yeter, dönelim dedik.  İşin doğrusu benim aklım hala orada kaldı. Ulaşılamayacak bir hedef değildi, sanki biraz daha gitsem ulaşabilirdim. Ben onlara dedim ki siz yavaş yavaş dönün ben bir hamle daha yapayım belki ulaşırım. Onlar döndükten sonra sanırım hızlı hızlı on dakika kadar ileri doğru yüzdüm, hiç değişen bir şey yok. Sanki hedefe paralel değil de dik yüzüyorum, hedefin uç kısmana doğru mesafe almıyorum da hedefe dikine yakınlaşıyor veya uzaklaşıyorum. Bilemiyorum yalnız olsam ulaşmak için devam eder miydim? Diğerleriyle de aramada biraz mesafe açılınca onların yanlarına geri döndüm.

Bizim dönüşümüzde, denize açılırken ki kadar olmasa da yine de neşeliydi. Biz kıyıyı görebiliyoruz ama kıyıdakiler bizi görebiliyor mu bilmiyoruz. Dalga bizi öteye sürüklenmesin diye dalgaya karşı kıyıya yaklaşık 30-45 derce açıyla yüzüyorduk. Bu şu demek oluyor ki, iki saatte gittiğimiz yerden yaklaşık 2,5- 3 saatte döneceğiz. Yüzümüz kıyıya doğru olduğundan yaklaştıkça kalabalık görmeye başladık ama sandım ki öğlenden sonra yaz olduğundan kalabalık grup denize gelmiş. Dalgaya karşı yüzdüğümüzden biraz yorgunluk başladı ama pek kıymeti yok. Bu maceramız benim için çök önemli bir şey değil ama onlar için sıra dışı bir tecrübe. Benim diğer denize açıldıklarımda da öyle olurdu, eğer birisiyle berabersek, giderken sohbetler olur dönüşte pek fazla olmazdı. Daha çok kıyıya ulaşmaya odaklanılırdı.

Kıyıya varmamıza yaklaşık on beş dakikalık mesafe kalmıştı ki, bir kayık yaklaştı ve önümüzde durdu. Enes ona seslendi çekilsene diye, o da kayığa binin dedi. Yani bu kadar (yaklaşık 4,5 saat) yüzerek gelmişiz bu mesafede mi kayağa bineceğiz. Biz hayır biz yüzeriz dedik, kayıkçı ne yüzmesi şu kıyıya baksanıza, Ayancık sizin boğulma haberinizle çalkalanıyor, ben sizi kurtarmak için Ayancık’tan (Ayancık ile ev arası yaklaşık 5 km.) geldim. Neyse istemeye, istemeye kayığa tırmandık. Bakmakla görmek farklı imiş. Biz kıyıya doğru yüzdüğümüzden o tarafa bakıyorduk ama şimdi gördüğümüz manzarayı görmemiştik. Kıyıda ortalık toz duman.

Mesele şu; biz kıyıdan uzaklaşınca büyük kayınbirader bizi göremedi, acaba sağ tarafa veya sol tarafa doğrumu yüzmeye başladılar diye etrafa bakınmaya başladı. Sonrada eve giderek bizi denizde göremediğini söyledi. Evden kayınpederi aradılar ve oda belediyenin hoparlöründen anons verdirdi; denizde üç kişi kayboldu diye. Sağ tarafımızda çamurcu diye bir plaj vardı oraya birisini baktırttılar; orada yoktuk. Kayınbirader de diğer tarafta kayalıkların olduğu yere gitti. Enes’in şortuna benzeyen şortlu birisini uzaktan gördü. Kadınlarda arkasından geliyordu. Enes’in şortuna benzeyen şortlu birisi var kayalarda dedi. Bu tür puslu havalarda en kötüsü düşünülür. Bu söz kayın valideye gelince Enes’in şortunu bulmuşlar şeklinde oldu. Kayınvalide bağırarak Enes’in şortunu bulmuşlar dedi. Enes daha bir buçuk yıllık evliydi. Eşi bu sözü duyunca işte o zaman kızıl kıyamet koptu. Sınır krizi geçirmeye başladı ve Enes boğuldu diye sağa sola koşmaya başladı. Ortalık mahşer yeri gibi. Başka tarafta eşimle kız kardeşi birbirine sarılmış, kim kimi teskin edecek belli değil. Her halde en zor durumda olan kayınvalide idi. İki kızı ve bir gelininin üzüntüsü katlanarak onun üzerine binmiş.

Biz kayıkla kıyıya doğru yaklaşırken karşımızda ummadığımız bir manzara, nasıl başladık nasıl bitti! İlk müdahale hanımın dayısından geldi; sizin hiç aklınız yok dedi ama sinirinden de dişlerini gıcırdatıyordu. O ara kayınvalide gözüme ilişti. Elinde sopa hadisenin bütün vahameti yüzünden okunuyordu. Sanırım hayatımda öylesine sima görmedim; siması kıpkırmızı, içindeki bütün sıkıntı yüzüne vurmuş; aktif bir yanardağın lavlarının dışarıya püskürtmesi gibiydi. Kayınvalidenin aksine, kıyıda bekleyenlerin içinde benim gördüğüm kayınpeder en sakini idi. Hatta espri bile yapıyordu; güya belediye hoparlöründen, üç tane akılsız denizde kaybolmuştur, görenlerin görmemezlikten gelmesini rica ederiz diye anons yaptırmış.

Akşama Ayancık’a çarşıya geldik. Etrafta millet bizden konuşuyordu. Belli ki bugün patırtılı- gürültülü bir gün yaşattık Ayancıklılara. Bu olaydan sonrada pek buraya gelmediğim gibi denizde maceramda pek olmadı. Ama olmayacak anlamına da gelmez.

07.04.2018, İstanbul

Nazmi Emin

 

 

 

Bu Makaleyi Yazdır

Yazar: Nazmi Emin

Bu Makaleyi Paylaş

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir