MakalelerAsya

Çin’in İnsanlığa Armağanları

Çin, yaklaşık 4000 yıllık kayıtlı tarihiyle, dünyanın en erken aşamalarında ekonomik ve kültürel olarak gelişen az sayıdaki uygarlığından biridir. Merkez dünya diye bizim kabul ettiğimiz Akdeniz havzası, Orta Doğu ve Küçük Asya ile uzun bir süre irtibatı olmadığı gibi, hemen batısındaki Orta Asya ve Hindistan ile ilk münasebetleri ancak MÖ 2. yüzyılda olmuştur. Diğer taraftan Çin de kendini dünyanın merkezindeki ülke olarak görüyordu. Bundan dolayı Çin’in ismi Çincede “Zhōngguó”, yani “merkezdeki ülke” demektir.

Çin’in kültürel gelişimi, Hindistan’dan Budizm’in getirilmesi haricinde, çoğunlukla kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmiştir.

Çin, Doğu Asya’yı etkilemiş fakat dünyanın geri kalanının dışında kalmış ilginç bir kültür ve medeniyet havzasıydı. 18. yüzyılda Çin’de, dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla yazılı eser üretilmişti (Prof. Dr. Giray Fidan, Çin Klasik Metinleri, 2026). Çin’in kültürel gelişimi, Hindistan’dan Budizm’in getirilmesi haricinde, çoğunlukla kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmiştir. Bununla beraber insanlığa sunduğu şeyler çoktur; çaydan ipeğe, İpek Yolu’ndan porselene ve akupunkturdan dövüş sanatlarına kadar birçok şeyin altında onun imzası vardır. Ayrıca kâğıt, matbaa, barut ve pusula gibi icatların da ana vatanıdır.

Çin’de Yapılan İcatlar

Çin, birçok yeniliğin, bilimsel keşfin ve icadın kaynağı olmuştur. Bunlar arasında “Dört Büyük İcat” da yer almaktadır: Kâğıt yapımı, pusula, barut ve matbaa. Bu önemli icatların yanına daha birçok keşif eklenebilecek olsa da biz bunlardan sadece kâğıt parayı ele alacağız.

Kâğıt

Günümüzde bildiğimiz kâğıt, ilk olarak yaklaşık 2000 yıl önce, MS 105 yılında Çin’de, Han Hanedanlığı döneminde ortaya çıktı. Kâğıt yapım tekniğinde; önce dut ağacının kabuğu küllü su ile kaynatılıyor, dövülüyor ve hamur hâline gelene kadar yoğuruluyordu. Ardından hamur bir kalburun üzerine yayılıyor, sıkıştırılarak içindeki su süzüldükten sonra da kurutuluyordu. Ayrıca kenevir ve tekstil atıklarından elde edilen paçavralar da ham madde olarak kullanılıyordu.

Kağıt yapımı.

Kâğıdın Çin’de kullanılmaya başlanmasıyla birlikte kâğıt yapım tekniği; zaman içerisinde önce Japonya, Kore ve Vietnam gibi çevre ülkelere yayıldı. Müslümanlar ise 751 yılında, Talas Savaşı’nda Çin ordusuyla yapılan mücadele sırasında esir alınan ustalar sayesinde kâğıt yapımını öğrendiler. Bu gelişmenin ardından başta Bağdat olmak üzere birçok şehirde kâğıt üretilmeye başlandı. Müslümanlar, kâğıt yapımı için ham madde olarak kenevir ve keten kullandılar.

Matbaa

Baskı kalıbı.

İlk matbaa, ağaç oyma tekniği (blok baskı) kullanılarak MS 6. yüzyılın sonlarına doğru Çin’de icat edildi. Çin’de matbaayla basılan ilk kitabın, Tang Hanedanlığı döneminde (MS 868 civarında) üretilen bir Budist metni olduğu kabul edilmektedir. Hareketli harf sistemiyle modern matbaacılığın temeli ise 1450’de Almanya’da Johannes Gutenberg tarafından atılmıştır.

Pusula

Günümüzde bildiğimiz pusula, MÖ 2. yüzyıl civarında, Han Hanedanlığı döneminde antik Çin’de geliştirilmiştir. Binaların iyi şans getirmesi için doğru yöne bakmasını sağlamak amacıyla kullanılan bu pusulalar; yassı bir levhanın üzerinde bulunan ve her zaman güneyi işaret eden kaşık biçimli bir mıknatıs taşından oluşuyordu. Bu pusulalar, mücevher ve altın aramak için de kullanılmıştı.

Kaşık pusula

Müslüman bilim adamları, zamanla bu basit pusulaları gemilerde yön bulmak için geliştirdiler. Onlar aracılığıyla 12. yüzyılda Avrupa’ya geçen pusula; Coğrafi Keşiflerin ve modern denizciliğin vazgeçilmez bir parçası oldu.

Barut

Barut.

Savaşın çehresini değiştiren patlayıcı bir icat olan barut, Çin’de Tang Hanedanlığı döneminde, 9. yüzyıl civarında geliştirilmiştir. İlk zamanlar Çin’de çoğunlukla havai fişek ve maytap yapımı gibi amaçlarla kullanılırken; İslam dünyasında tahrip gücü keşfedilerek savaşlarda etkin bir şekilde kullanılmıştır. Haçlı Seferleri’nden sonra Avrupa barutu tanımış ve bu icat, patlayıcı silahların geliştirilmesinde etkili olmuştur.

Kâğıt Para

Song dönemi (960-1279) kağıt parası.

Banknotlar, ticaretin gelişmesiyle birlikte madenî paraların yetersiz kalması sonucunda ortaya çıktı. Kâğıdın ve matbaanın icadı, kâğıt paranın gelişimi için hayati önem taşıyordu. İlk kâğıt para MS 9. yüzyılda Çin’de basıldı ve kullanımı kısa zamanda bölge genelinde yayıldı. Kâğıt paranın Avrupa’da tanınması ise 13. yüzyılda Marco Polo aracılığıyla oldu. Babası ve amcasıyla birlikte Çin’e giden Marco Polo, bu seyahatindeki gözlemlerini aktardığı “Geziler Kitabı”nı kaleme aldı. Marco Polo bu eserinde; Çin’de İmparator Kubilay Han’ın emriyle çok miktarda kâğıt para üretildiğini ve bu paraların ödemelerde geçerli olduğunu kanıtlamak amacıyla üzerlerine imparatorluk mührünün basıldığını anlatmıştır.

İpek ve İpek yolu

İpeğin tarihi seyri.

İpek

İpek böceği kozasından elde edilen ipek, ilk defa Çin’de üretilmiştir. Bilim insanları arasında bu üretimin başlangıç tarihini MÖ 3. binyıla kadar götürenler olduğu gibi, bunun Shang Hanedanı dönemine (MÖ 1450-1050) rastladığını söyleyenler de vardır. İpeğin bugün bilimsel adı olan Latince “sericum” kelimesi, Roma kaynaklarında “Çinlilere ait” anlamındaki “Ser(um)” adından gelir.

İpek böceği kozası.

Çinliler ipek böceklerini yetiştirip evcilleştirdiler ve kozalarından ipeği özenle çıkardılar. İpek üretimi, yüzyıllar boyunca Çinliler tarafından tekelleştirildi ve gizli tutuldu. MÖ 3. yüzyılın sonlarından itibaren Çin’de ipek üretimi devlet kontrolüne alınmış; top ağırlıklarına standart getirilmiş ve yapım yeri, ebadı ile fiyatı hakkındaki bilgilere önem verilmiştir. Böylece kaliteli ipek üretiminin korunmasında devlet kontrolü büyük bir önem taşımaya başlamıştır. Artık dışarıdan gelen tüccarlar üreticiden doğrudan mal alamıyor; ihraç edilecek ipekliler için devlete ait veya devlet kontrolündeki merkezlere başvuruyordu.

İpekleri kontrol eden kadınlar.

Zamanla ipek; statü ve zenginliğin sembolü olarak çok aranan, değerli bir meta hâline geldi. Bu icat, ticarette büyük bir etkiye sahip oldu ve tarihî İpek Yolu boyunca kültürel alışverişi teşvik etti. Bundan dolayı Çin’de geçimini ipekçilikten sağlayan ailelerin sayısı zamanla arttı. Bununla beraber ipek, Çin dışında hem Orta Asya’da hem de Orta Doğu’da üretilmeye başlayınca dünya piyasalarında Çin ipeğine olan talep de azaldı.

İpek yolu

MÖ 130’da resmen kurulan İpek Yolu, 16. yüzyıla kadar Çin ile Orta Doğu ve Batı ülkeleri arasında kullanılan ana ticaret yoluydu. Yola bu ad, ticarete konu olan ana metanın ipek olması nedeniyle bir Alman coğrafyacı tarafından verilmiştir. İpek Yolu’nun bir kısmı denizden olmak üzere birçok güzergâhı vardı; ancak ana güzergâhı Çin’i Orta Asya ve İran üzerinden Mezopotamya’ya, oradan da Akdeniz kıyısındaki limanlara bağlayan kara yoludur.

Karadan ve denizden ipek yolları ve kolları.

İpek yolları üç ana koldan oluşuyor ve tali yollarla birbirine bağlanıyordu. Arkeolojik kazılarda bulunan tarihî eserler; Sibirya’nın güneyinden geçen ve “Kürk Yolu” adıyla anılan kuzeydeki güzergâhın, bunların en eskisi olduğunu ortaya koymaktadır. Orta yol, Tanrı Dağları boyunca uzanıp Fergana üzerinden Semerkant ve Buhara’ya, buradan da İran’a ulaşırdı. Üçüncü yol ise güneyde olup Pamir’in yüksek yaylalarından Afganistan’a, oradan da Hindistan limanlarına ulaşırdı.

İpek Yolu’nun Çin’deki başlangıç noktası olan Xi’an’da her milletten ve dinden insana rastlamak mümkündü; Müslüman tüccarlar da Emevîler döneminden itibaren bu şehre gelip gitmeye başlamışlardı. Burada bulunan Ulu Cami’nin inşa tarihi 742’dir; bu tarih, Çin’in Müslüman ordularına yenildiği Talas Savaşı’ndan (751) daha öncedir.

Xian Ulu Camii (742).

İpek Yolu’nun deniz bağlantıları da mevcuttu. En doğuda Xi’an’dan Çin denizi limanlarına götürülen ipek ve diğer mallar, batıya doğru uzun bir yolculuğa çıkacak olan gemilere yüklenirdi. Malların bir kısmı Seylan’a götürülür ve buradan aktarıldığı başka gemilerle Basra Körfezi’ne gönderilirdi. Gemiler, Şattülarap’tan içeri girerek eski İran’ın başşehri Medâin’e ve Hîre gibi şehirlere ulaşır, buralarda kurulan panayırlardan da her yana dağılırdı.

Bizanslı tüccarlar, önce Akdeniz’deki İskenderiye limanına gelir; sonra Kızıldeniz veya kara yoluyla bu ticarete iştirak ederlerdi. Hindistan’dan kalkan gemilerin bazıları Güney Arabistan, Yemen ve Habeşistan’a yönelirdi. Ayrıca gemiler, Madagaskar’a kadar uzanan bir hatta Mogadişu ve Mombasa gibi Afrika limanlarına da uğrardı.

Binbir Gece Masalları’nın en ünlü karakterlerinden Denizci Sinbad.

Irak, İran, Suriye, Azerbaycan, Anadolu’nun büyük bir bölümü ve Mısır’ın fethedilmesiyle İpek Yolu’nun birçok güzergâhı Müslümanların kontrolüne geçti. Emevîler ve Abbâsîler döneminde bu ticaret yolu etkinliğini sürdürdü. Ayrıca deniz ticaretine büyük önem verildi; Denizci Sinbad hikâyelerinde ve Binbir Gece Masalları’nda bu dönemin yansımaları görülür. Abbâsîler döneminde Müslüman denizciler; Bağdat’taki büyük tüccarların mağazalarını Çin ipeklileri, Hint baharatları ve güzel kokularla dolduruyorlardı.

Çay ve Porselen

Çay

Anavatanı bugünkü Güneydoğu Çin ve civarı olan çay, efsaneleri de sayarsak beş bin yıllık bir tarihe sahip. Hatta Çay Kültür Tarihi yazarı Stephan Reimertz’in artistik üslubuyla ifade edersek: “İlk çay içildiğinde ufukta ne Musa ne de öteki peygamberler vardı.”

Çay, sudan sonra herhalde dünyada en çok tüketilen içecek; tiryakilik yapan ve muhtemelen de zararı az olan bir içecek. Aslında ben öyle çay tiryakisi sayılmam ama Mısır’daki on günlük hapis hayatımda en çok çayı ve yürümeyi özlemiştim.[1] Belli ki birçok insanın hayatına anlam katıyor. Çay; önce Çin, sonra Japonya ve daha sonra da diğer ülkelerde, özellikle de İngiltere’de yeni bir hayat tarzı oluşturdu. Çay ve Zen kitabının yazarı Okakura Kakuzo şöyle der: “Ne garip ki insanlık uzun zamandan beri çay fincanında buluşmaktadır. Çay, evrensel saygıya hükmeden Asya kökenli tek seremonidir. Beyaz adam bizim dinimiz ve maneviyatımızla alay etmesine rağmen bu kahverengi içeceği tereddütsüz kabul etmiştir.”

Çay önceleri ilaç ve ritüel içeceği olarak işlev görmüş, sonrasında ise insanların hoşuna gitmeye başlayınca bir içecek olarak Çin’in her tarafına yayılmış. 9. yüzyılın başlarında Çinli yazar Lu Yu, Çay Klasikleri kitabını yazdı. Çay, uzun süre meditasyon yapmak için önemliydi. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca sanatçılara ilham kaynağı oldu, dinî tecrübeyi artırdı ve fikirlerin paylaşılma biçimlerini derinden etkiledi. Sekizinci yüzyıldan önce aristokrat içki partileri, keşişlerin elit kültüre katılmalarını engellemişti. Çayla birlikte keşişler, edebiyatçılar ve filozoflar bu popüler uyarıcıda ortak bir zemin buldular.

Çayla birlikte keşişler, edebiyatçılar ve filozoflar bu popüler uyarıcıda ortak bir zemin buldular.

Çay seremonisinin gelişiminde Budizm’in çok büyük etkisi olduğu ve toz hâline getirilen yeşil çayın ilk olarak Budist manastırlarında kullanıldığı iddia ediliyor. Saatler süren meditasyonları sırasında uyku hâlini engellemek için çayı kullanmışlar. Stephan Reimertz’in aktardığına göre, Taoculuk araştırmacısı John Bloefeld, “Çayın ruhu Tao’nun ruhu gibidir.” tespitini yapıyor. Bazı manastırlarda çay içme ile ilgili ritüeller geliştirildi ve bu ritüeller Çin’in kutsal manzarasının popüler ve elit düzeyde dönüşümüne yardımcı oldu. Kendi çaylarını yetiştiren manastırlara giden hacılar, çay kültürünün yayılmasında çok önemli rol oynadılar. Bazı manastırlar büyük çay tarlalarına sahipti. Dokuzuncu yüzyılın sonunda çay, Çin ekonomisinde ve günlük hayatta önemli bir bileşen oldu.

Çay bütün dünyaya Çin’den yayıldığı için bütün Asya ve Kuzey Afrika ülkelerinde ona çok az bir telaffuz farkıyla “çay” deniyor. Bununla beraber, neden Batı Avrupa ülkeleri ve onların sömürgelerinde “tea-thee” deniyor? Hâlbuki onlar da çayı 17. yüzyılın başlarından itibaren Çin’den getirdiler. Aslında çayın farklı dillerde farklı okunmasının sebebi, Çincede çaya ismini veren karakterin “cha” ve “te” diye iki farklı okunuşundan kaynaklanıyor. Çay, bugün standart Çince olarak tanımlanan ve özellikle başkent Pekin ile kuzey bölgelerinde kullanılan Mandarin Çincesinde “cha” olarak telaffuz edilmektedir. Çin’deki birçok yerel aksan ve dilde de “cha” olarak kullanılan bu büyülü içecek, yalnızca Çin’in güneydoğusunda yer alan Minnan’da (bugünkü Fujian eyaleti) “te” şeklinde telaffuz edilmekte.

Şimdi gelelim Portekiz hariç Batı Avrupa’nın ve onların sömürgelerinin “te” deyip diğer bütün Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika’nın “çay” demesine. Çin’e ilk gelenler Portekizlilerdi; ancak onlar Kanton (bugünkü Guangzhou) bölgesine geldikleri için orada “cha” deniyordu. Portekizlilerden sonra Çin’e Hollandalılar ve daha sonra da İngilizler geldi. İşte bu Hollandalıların ve İngilizlerin geldiği yer Minnan-Fujian bölgesiydi. Bu bölgede çaya “te” deniyordu. Bundan dolayı hem İngiltere’de hem de onun dünya hâkimiyetinden dolayı sömürgesi olan ülkelerde bu isim “te” diye telaffuz edildi.

Porselen

Eski çağlardan itibaren Çinliler, toprağı yüksek sıcaklıkta pişirerek sertleştirme konusu üzerinde önemle durmuşlardır. Çinli ustalar her zaman çok özel teknikler geliştirmiş ve son derece yaratıcı seramikler üretmişlerdir. Çok büyük bir seramik geleneğine sahip olan Çin’de, hanedanlıklar boyunca büyük gelişmeler ve ilerlemeler kaydedilmiştir.

Çin Porselenleri.

Çin seramiğinin zirvesi sayılan porselenin üretimi ise MS 7. yüzyılda, Tang Hanedanı döneminde fırınlarda yüksek sıcaklıklara çıkılması sonucu tarih sahnesine çıkmıştır. O dönemde sadece saraylarda kullanılan lüks bir üründü. Hem pratikliği hem de estetik çekiciliği nedeniyle kısa sürede çok rağbet görmeye başladı ve etkisi tüm dünyaya yayılarak güzel sanatlar dünyasını şekillendirdi.

Çin porseleni, İpek Yolu aracılığıyla Orta Doğu ve Avrupa’ya ihraç edilmiş ve zamanla tüm dünyada aranır hâle gelmiştir. Porselen, Osmanlı’ya ilk başlarda hediye ya da ticaret yoluyla gelmiş ve saray sofralarında sıklıkla kullanılmıştır. Bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen her döneme ait Çin porselenlerinin çokluğu ve çeşitliliği, bu sanatın dünyada ne kadar revaçta olduğunu gösterir.

Tank Hanedanlığı döneminden kalma seramik at.

Ev dekorasyonundan sofra ürünlerine, sanatsal objelerden mimariye kadar pek çok alanda kullanılan çini, seramik ve porselen çoğu zaman birbiriyle karıştırılır. Ancak bu üç malzeme; hamur yapısı, pişirme sıcaklığı, dayanıklılık seviyesi ve kullanım amacı bakımından oldukça farklıdır. Özetle; mutfak eşyalarında daha ince ve tok sesli olanı porselen; diğerleri ise genellikle iç-dış mekân süslemesinde dekoratif amaçla kullanılanlardır. Hatta Osmanlıca bir kelime olan “çini”nin aslı “Çin’e ait, Çin işi” olup Çinlilere izafetle “Çin” isminden türetilmiştir.

Akupunktur ve Dövüş Sanatları

Akupunktur

Akupunktur; Latince “acus” (iğne) ve “punctura” (batırmak) kelimelerinden türetilen, geleneksel Çin tıbbına dayalı bir tedavi yöntemidir. Günümüzde Çin’in haricinde tüm dünyada kabul gören bu uygulama, bir zamanlar Avrupa’da “kara büyü” olarak nitelendirilirdi.

Batı Han Hanedanlığı (MÖ 206-MS 24) döneminden kalma akupunktur iğnesinin parçaları.

Akupunkturun kökenleri, antik Çin’in çok eski dönemlerine kadar uzanmaktadır. Muhtemelen insanlar, gündelik tecrübeleri sonucunda vücut yüzeyindeki ağrılı noktalara bastırıldığında ağrının hafiflediğini fark etmiş ve başlangıçta bu noktaları uyarmak için sivri uçlu nesneler kullanmışlardır. Bu yöntemin ilk somut kanıtları; uzunca, ince ve sivri yontulmuş, dipleri ise küt olan ve “Bian Taşları” olarak adlandırılan buluntulardır. Kuzey Çin’deki kazılarda ortaya çıkarılan bu taşların en eskilerinin, 4000 yıldan daha uzun bir geçmişe sahip olduğu tahmin edilmektedir.

Klasik Çin tıbbında insan, evrenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir; evrendeki her varlığın özünde bulunan o evrensel gücün, insanın içinde de mevcut olduğuna inanılır. “Chi” adı verilen bu yaşam enerjisi, insan vücudunda “meridyen” denilen kanallar aracılığıyla dolaşır. Akupunktur yöntemiyle, bu kanallarda meydana gelen enerji tıkanıklıkları ortadan kaldırılarak denge sağlanması ve böylece hastalıkların önlenmesi amaçlanır.

Akupunktur noktaları.

Vücuttaki “chi” akışını kontrol eden meridyenler üzerine özel iğnelerin yerleştirildiği bu yöntemden, ilk olarak Savaşan Devletler Dönemi’nde (MÖ 475-221) derlenen antik Çin tıp metni Huangdi Neijing’de bahsedilmiştir. Günümüze ulaşan ve bilinen en eski metal iğneler ise Batı Han Hanedanlığı (MÖ 206-MS 24) dönemine aittir.

Dövüş Sanatları ve Shaolin Tapınağı

Çin kökenli bir dövüş sanatı olan Kung Fu, tüm Uzak Doğu sporlarının atası kabul edilir. Bu dövüş sanatı, aynı zamanda bir yaşam felsefesi ve kültür olarak da görülür.

Shaolin tapınağı dövüşçüleri.

Kung Fu’nun kökenlerinin Zhou Hanedanlığı’na (MÖ 1111-255) dayandığı iddia edilir. Bir egzersiz sistemi olarak ise MÖ 5. yüzyılda Taoistler tarafından uygulanmıştır. Belirlenmiş duruşları ve hareketleri; insan iskelet yapısı, kas anatomisi ve fizyolojisinin dikkatli gözlemlerine dayanır; aynı zamanda yüksek bir kas koordinasyonu gerektirir. Kung Fu’daki çeşitli hareketler, çoğu hayvanın dövüş stilinin taklidi olarak kabul edilir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, Kung Fu teknikleri ve felsefesi üzerine odaklanan yeni bir aksiyon filmi türü ortaya çıkmış ve bu dövüş sanatına yönelik uluslararası ilginin artmasına yardımcı olmuştur.

Doğu Asya dövüş sanatlarını diğer disiplinlerden ayıran en önemli özellik; Taoizm ve Zen Budizmi’nin (meditasyona önem veren Budist ekolü) etkisidir. Kung Fu, hem Taoist hem de Budist felsefelerinden derinden etkilenmiştir. Taoizm; dengeyi, doğayla uyum içinde yaşamayı ve birçok Kung Fu stilinin merkezinde yer alan “Chi” (doğal enerji akışı) fikrini vurgular. Budizm ise farkındalığın ve iç huzurun önemini öğretir. Zen Budizmi’ndeki meditasyon genellikle Kung Fu eğitiminin bir parçasıdır; öğrencilerin zihinlerini temizlemelerine ve şimdiki ana odaklanmalarına yardımcı olur.

Shaolin Tapınağı, Çin’in beş kutsal dağından biri olan Song Dağı’nın yamaçlarında bulunan bir Budist manastırıdır. MS 5. yüzyıl civarında, Bodhidharma adında Hintli bir keşiş Shaolin Tapınağı’na gelmiştir. Bodhidharma’nın, keşişlerin uzun saatler boyunca oturarak yaptıkları meditasyonlarda bedenlerini güçlendirmek amacıyla, onlara meditasyon ve fiziksel egzersizlerin bir kombinasyonunu öğrettiğine inanılır. Zamanla bu egzersizler; akıcı hareketleri ve disipliniyle bilinen efsanevi Shaolin Kung Fu’su adlı dövüş sanatları sistemine dönüşmüştür.

Shaolin tapınağı yakınında iki yüz mezara ev sahipliği yapan “pagoda ormanı”.

Shaolin Tapınağı’nın yakınında, Çin’in en büyük mimari miraslarından biri olan Pagoda Ormanı bulunur. Burada, şaşırtıcı çeşitlilikte pagodalarla[2] işaretlenmiş 246 mezar alanı vardır. Bu yapısal çeşitlilik, Shaolin Tapınağı’nı Çin’in en önemli Budist merkezlerinden biri yapmaktadır. Bölge, 2010 yılında Song Dağı’nın eteklerinde kümelenmiş diğer birçok tarihî eserle birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiştir.

Kaynakça

– https://www.britannica.com/topic/Shaolin-Temple

– https://www.britannica.com/sports/kung-fu

– https://cinkultur.com/cin-tibbi/

– Para Hakkında Merak Ettiğiniz Her Şey, TCMB_Ortaokul_Kitapçık_DijitalSpr.pdf

– https://www.china-admissions.com/blog/10-famous-chinese-inventions-that-changed-the-world/

– https://arkeofili.com/cinin-han-hanedanligindan-dunyayi-degistiren-10-icat/#google_vignette

– https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/kagidin-icadi

– Nebi Bozkurt, İpek yolu, TDVİA 20. Cilt, 2000 İstanbul, s. 369-373.

– Nebi Bozkurt, İpek, TDVİA 22. Cilt, 2022 Anlara, s. 365-366.

– https://www.worldhistory.org/trans/tr/1-466/ipek-yol.

– Şerare Yetkin, Çini, TDVİA 8. Cilt, 1993 İstanbul, s. 329-335.

– https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/28993

– https://www.nazmiemin.com/cay-ve-tea/

– Okakura Kakuzo, Çay ve Zen, Maya Kitap, İstanbul, 2014.

– Stephan Reimertz, Çayın Kültür Tarihi, Dost Kitapevi Yayınları, Ankara, 2003.

– https://www.nazmiemin.com/aksam-olur-hapishane-kitlenir/


[1] https://www.nazmiemin.com/aksam-olur-hapishane-kitlenir/

[2] Pagoda: Budistlerin dinî yapılarına verilen addır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Language »