SeyahatlerAsya

Çin Seddi, İç Moğolistan ve Pekin Camileri

24-30 Ocak 2025 tarihleri arasında, on yıl aradan sonra bir Çin seyahati gerçekleştirdik. Aslında bir iş seyahati olan bu yolculuğu, alışkanlığımız olduğu üzere çevredeki turistik yerleri de ziyaret ederek keyifli bir geziye dönüştürdük.

Yakın zamana kadar dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, 2024 Dünya Bankası verilerinegöre 1 milyar 409 milyon nüfusuyla, Hindistan’ın (1 milyar 451 milyon) ardından ikinci sıraya geriledi. Ülkenin resmi adı Çin Halk Cumhuriyeti olsa da uluslararası alanda ve tekstil etiketlerinde sıkça rastladığımız PRC (People’s Republic of China) kısaltmasıyla da yaygın olarak tanınır. Para birimi Renminbi’dir (RMB); ancak günlük hayatta daha çok Yuan ifadesi kullanılır. Yaklaşık 9,6 milyon km²’lik yüzölçümüyle Çin; Rusya ve Kanada’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü ülkesidir.

Çin; Doğu Asya’yı derinden etkilemiş, ancak uzun süre dünyanın geri kalanından kopuk gelişmiş, özgün bir kültür ve medeniyet havzasıdır. Çin Seddi’nden Toprak Askerlere, antik çağlardan bu yana ülke bütünlüğünü koruyan yazı sisteminden köklü memuriyet sınavlarına; Konfüçyüsçülükten Taoculuğa, Budist öğretilerden dövüş sanatlarına, ipek üretiminden seramiğe, çaydan pirince ve akupuntura kadar her detayda derin farklılıklar barındırır. 18. yüzyılda, dünyadaki yazılı eserlerin iki katından fazlası Çin’de üretilmişti (Prof. Dr. Giray Fidan, Çin Klasik Metinleri). Ayrıca kâğıt, matbaa, barut ve pusula gibi dünyayı değiştiren icatların da ana vatanıdır. Şimdilik Çin ile ilgili genel bilgilere bu kadarıyla değinmekle yetiniyoruz. Ancak bu konu, Merkezi Dünyanın Dışında Kalmış Bir Medeniyet, Çin’in Dünyaya Armağanları, Kısa Çin Tarihi ve Çin Camileri gibi başlıklar altında, ilerleyen süreçte ayrı yazılar olarak ele alınacaktır.

İÇ MOĞOLİSTAN

İç Moğolistan, Çin Seddiyle Moğolistan arasındaki bölgedir.

Çin’in yüzölçümü bakımından üçüncü büyük idari birimi olan İç Moğolistan Özerk Bölgesi, uçsuz bucaksız bozkır manzaralarıyla öne çıkar. Kuzeyde Moğolistan Cumhuriyeti ve Rusya ile sınır komşusu olan bölgenin başkenti Hohhot’tur. Doğal güzelliklerinin yanı sıra stratejik konumuyla da dikkat çeken bu bölge, Çin’in kuzey sınır hattının büyük bir kısmını oluşturur.

İç Moğolistan’ın büyük bir bölümü, deniz seviyesinden 1000 metreden daha yüksek bir platoda yer alır. Değişken doğal manzaraları, karakteristik Moğol çadırları, uçsuz bucaksız otlaklarda yayılan sığır ve koyun sürüleri, meşhur kısrak sütü ve köklü Moğol gelenekleriyle burası, Çin’in diğer bölgelerinden keskin bir biçimde ayrılır. Tarih boyunca Çin’in kuzey sınırını belirleyen Çin Seddi’nin dışında, yani kuzeyinde kalan bu bölge, kültürel kimliğini tabelalarda da hissettirir; buralarda Çince ile birlikte Moğolca yazılarını da yan yana görmek mümkündür.

İç Moğolistan, 10. yüzyıla kadar Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi devletlerin kontrolü altında, Türk kökenli halkların kadim yurduydu. Ancak 10. yüzyıldan itibaren bölge, önce anavatanları Mançurya’nın güneyi olan Moğol asıllı Kitanların (Karahitaylar)[1], ardından da Moğolların hâkimiyetine girdi. Bugün İç Moğolistan’da yaşayan Moğollar, klasik Moğol alfabesini kullanmaya devam etmektedir. Bu alfabe, Cengiz Han döneminde Uygurlardan alınmış olup kültürel sürekliliğin en önemli simgelerinden biridir.

İç Moğolistan’da otlaklar ve koyun sürüleri.

Çin’e esasen iş seyahati için gelmiştim; ziyaret ettiğim firmanın üretim tesislerinden biri de İç Moğolistan’ın Chifeng şehri sınırları içerisindeydi. Bölgeye gitmeden önce Çinli çalışma arkadaşımız, bizi dondurucu soğuklar konusunda sıkı sıkı uyardı ve hazırlıklı olmamız gerektiğini hatırlattı. Gerçekten de sabahın erken saatlerinde termometrelerin -14 dereceyi gösterdiğine şahit olduk; ancak gün ilerledikçe hava biraz yumuşadı. Bölgenin karakteristik bozkır iklimi nedeniyle gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı oldukça yüksek seyrediyor. Bu durum, bizi başlangıçta korkutan o sert manzaranın gün içinde yerini daha katlanılabilir bir havaya bırakmasını sağladı.

Çinli arkadaşım, iş seyahatlerimde mesai dışındaki vaktimi gezerek değerlendirdiğimi ve bu deneyimlerimi kaleme aldığımı biliyordu. Bu sebeple beni, üretim tesislerinin bulunduğu köyün yakınındaki Daming Pagodası’na[2] götürdü. Başlangıçta yerel ve mütevazı bir yapıyla karşılaşacağımı sanmıştım; ancak burasının Çin’deki en önemli pagodalardan biri olduğunu öğrendim. Doğrusu bu ziyaret, tüm gezinin en büyük ve en etkileyici sürprizlerinden birine dönüştü. Budist mimarisinin o çok katlı ve kule formundaki mistik yapısı, bozkırın ortasında tüm görkemiyle bizi karşıladı.

Daming Pagodası

Daming Pagodası, İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin Chifeng şehrine bağlı Nanchengköyündeki geniş bir arkeolojik alan içerisinde yükselmektedir. Bu görkemli yapı, bölgenin kadim hâkimi olan ve Farsçada “Karahitaylar” olarak da bilinen göçebe Kitan kabilelerinin kurduğu Liao Hanedanlığı[3] (907–1125) döneminde inşa edilmiştir. Yapım tarihi yaklaşık olarak MS 1007 yıllarına dayanan bu abidevi eser, Mançurya ve İç Moğolistan’ın büyük bir bölümüne hükmeden Kitan döneminden günümüze ulaşan en nadide örneklerinden biridir.

Daming Pagodası, İç Moğolistan.

Daming Pagodası; sekizgen planlı, on üç katlı ve sık saçaklı yapısıyla tamamen dolu tuğladan inşa edilmiş abidevi bir eserdir. Yaklaşık 80 metreye ulaşan yüksekliğiyle Çin’deki en yüksek üçüncü antik pagoda olma özelliğini taşır. Ancak asıl şaşırtıcı olan, 36 metre çapındaki devasa kaidesidir; bu genişliğiyle hacim bakımından Çin’deki tüm antik pagodalar arasında birinci sırada yer almaktadır.

Sekizgen formdaki pagodanın her bir yüzünde, farklı temaları temsil eden Buda kabartmaları yer alıyor. Bu kabartmaların her birinin ayrı bir şifa veya niyet konusuyla ilgili olduğu söyleniyor; örneğin bir hastalığı olan, o derdine derman olduğuna inanılan cephedeki Buda’ya dua ediyor. Çinlilerin baharın başlangıcı kabul ettiği şubat ayında, burada oldukça geniş katılımlı seremoniler düzenleniyormuş. Ziyaretimiz sırasında Moğol bir kadının, pagodanın bir yüzüne dönerek huşu içinde dua ettiğini gördüm. O anı ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekmek istedim ancak uzun süredir orada yaşayan ve gezi boyunca bize eşlik eden arkadaşım Alper Bey beni hemen uyardı. Bu tür mahrem anların fotoğraflanmasını saygısızlık olarak gördüklerini belirtti. Hatta kendisi de geçmişte benzer bir kare yakalamak isterken Budist bir arkadaşı tarafından uyarılmış ve çektiği fotoğraflar silinene kadar arkadaşı ikna olmamış.

Uygur yazısından türetilmiş Kitan alfabesi.

Pagoda, iki farklı taş yazıt ile ziyaretçilere tanıtılmaktadır. Bu yazıtlardan biri Moğol alfabesiyle, diğeri ise Kitan alfabesiyle kaleme alınmış; her iki yazıtın arka yüzünde ise metinlerin Çince tercümelerine yer verilmiştir. Kitanlar, Çin hanedanlık ismi olan Liao’yu benimsemiş olsalar da Çinli danışmanların ve yönetim tekniklerinin kendi etnik kimliklerini yozlaştıracağından endişe etmişlerdi. Bu nedenle kabile geleneklerini, yemek kültürlerini ve kıyafetlerini korumak adına bilinçli bir çaba sarf etmişler; Çin dilini kullanmayı reddederek kendi dillerine özgü bir yazı sistemi geliştirip onu kullanmışlardı.

ÇİN SEDDİ

Çin Seddi, Çin medeniyetinin dayanıklılığının güçlü bir simgesi ve kadim Çin halkının bilgeliğinin bir nişanesi olarak kabul edilir. Kuzey Çin boyunca doğudan batıya yaklaşık 5-6 bin kilometre uzanan bu yapı; çöller, otlaklar ve dağlar arasından kıvrılarak ilerleyen devasa bir ejderhayı andırır. Birçok bölümü ve geçidi Çin hükümeti tarafından önemli ulusal kültürel alanlar olarak koruma altına alınan set, 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir.

Genel kanıya göre Çin Seddi’nin, ilk Çin İmparatorluğu’nu kuran Qin Hanedanlığı döneminde, MÖ 221 yılında inşa edildiği kabul edilir. Oysa yapının kökenleri çok daha eskiye dayanmaktadır. MÖ 7. yüzyılda birbirleriyle kıyasıya savaşan prenslikler, dağ ve nehir gibi doğal sınırların bulunmadığı bölgelere yüksek duvarlar örerek sınırlarını belirlemişlerdir. Bu doğrultuda ilk duvar, MÖ 657 yılında bir prenslik tarafından inşa edilmiştir. Ardından MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda diğer prensliklerin de kendi sınırlarını korumak amacıyla duvarlar örmesiyle, Çin Seddi’nin bir bölümü henüz o dönemlerde şekillenmeye başlamıştır. Bu devirde inşa edilen yapılar “iç duvar” olarak adlandırılırken; MÖ 4. yüzyılda, kuzeydeki topluluklarla komşu olan prensliklerin yaptırdığı savunma hatlarına ise “dış duvar” adı verilmiştir.

Çin’i tek çatı altında toplayan ilk imparator Qin Shi Huang, MÖ 221-210 yılları arasında hüküm sürdüğü dönemde, farklı prensliklere ait savunma duvarlarını birbirine bağlayıp yeni bölümler ekleyerek Çin Seddi’ni oluşturmuştur. Sonraki hanedanlar da kuzeyden gelen göçebe istilalarını önlemek amacıyla bu savunma hattını geliştirmeye ve uzatmaya devam etmişlerdir. Çin Seddi, özellikle Qin (MÖ 221-206), Han (MÖ 206-220) ve Ming (1368-1644) hanedanları döneminde sürekli genişlemiştir. Bugün ayakta kalan duvarların büyük bir kısmı, Ming Hanedanlığı döneminde inşa edilmiştir. Doğu uçtaki Shanhai Geçidi’nden batıdaki Jiayu Geçidi’ne kadar uzanan yapı; Hebei, Shanxi, İç Moğolistan, Ningxia, Shaanxi ve Gansu eyaletlerinden geçerek 5-6 bin kilometreyi aşan muazzam bir uzunluğa ulaşmaktadır. Farklı istikametlere ayrılan kollar da dahil edildiğinde, setin toplam uzunluğu 8 bin kilometreyi aşmaktadır.

Özetle, başlangıçta birbirleriyle savaşan prensliklerin kendi sınırlarını korumak amacıyla inşa ettikleri bu duvarlar; daha sonra hem kuzeyden gelen göçebe toplulukların saldırılarını durdurmak hem de Çin’in kuzey sınırlarını netleştirmek amacıyla birleştirilmiştir. Böylelikle MÖ 7. yüzyılda filizlenen ve MS 17. yüzyıla kadar süregelen, iki bin yılı aşkın devasa bir inşa süreci ve tarihsel serüven meydana gelmiştir.

Gansu eyaletinin Jiuquan kenti yakınlarındaki Jiayu Geçidi’nde bulunan Çin Seddi’nin en batı kısmı.

Bu, Çin Seddi’ne gerçekleştirdiğim üçüncü ziyaret. İlki, sanırım 2011 yılının yine bir kış ayındaydı ve o zaman adeta büyülenmiştim. Buranın Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri seçilmesinin ne kadar haklı bir karar olduğunu o gün anlamıştım. Çin Seddi’nin Pekin bölgesindeki kısımları dağlık bir arazi üzerine kurulu olduğu için duvarlar sarp tepelerin üzerinden geçiyor. İlk geldiğimde beni en çok şaşırtan da bu olmuştu; duvarın fotoğraflarını daha önce görmüş olsam da oraya gidince hissettikleriniz çok farklılaşıyor. Önce duvarın bulunduğu yüksekliğe teleferikle çıkıyorsunuz, ardından duvar boyunca ilerlerken bazı bölümlerin yürümeyi imkânsız kılacak kadar dik olduğunu görüyorsunuz. Hatta bu çok dik bölümlerden birindeki kayanın üzerinde, “Buraya kadar tırmanan kahraman sayılır,” yazılıdır. Yürüyerek çıkmanın bile bu denli zor olduğu yerlere, 6-7 metre kalınlığında ve 6 metre yüksekliğinde duvarların nasıl inşa edildiğini düşünmek, üstelik bu yapının 5-6 bin kilometrelik bir uzunluğa sahip olduğunu hesaba katmak insan aklının sınırlarını zorluyor.

Eskiler, Çin Seddi’nin inşasını insan takatinin üzerinde gördüklerinden bu yapıya “Sedd-i Zülkarneyn” adını vermişlerdi. Günümüzde ise yapı, genellikle “uzaydan çıplak gözle görülebilen tek insan yapısı” olarak tarif edilir. Aslında her iki iddianın da bilimsel bir gerçekliği yoktur; bunlar yalnızca seddin, beşerî gücün sınırlarını aşan görkeminden dolayı yapılmış yakıştırmalardır. Tıpkı 4500 yıl önce inşa edilen Mısır piramitlerinin, yapım süreçleri idrak sınırlarını zorladığı için “uzaylılar tarafından yapıldığı” yönündeki yakıştırmalara maruz kalması gibi.

Seddin çok dik bir bölümündeki kayanın üzerinde, “Buraya kadar tırmanan kahraman sayılır,” yazılı.

Çin Seddi Niçin Yapıldı?

Yukarıda da belirtildiği üzere, Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang, MÖ 221 yılında prenslikler tarafından inşa edilen müstakil duvarları birleştirerek boydan boya aşılmaz bir savunma hattı oluşturmuştur. Bu sayede, kuzeyden gelen göçebe saldırılarına karşı ülkesini koruma altına alırken, aynı zamanda Çin’in kuzey sınırlarını da kesin hatlarla tayin etmiştir.

Tarihçiler, bu devasa inşaata girişilmesindeki temel amaçlar konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Bu amaçlar; ülkenin kuzey sınırlarını Moğol ve Türk boylarının saldırılarına karşı savunmak, uzun savaşlar sonunda mağlup olan prensliklerin esir düşen yöneticilerini sürgün ve ağır iş gücüyle cezalandırmak, ülkeden dışarıya kaçışları önlemek ve Çin’in tek bir yönetim altında birleştiğini hem halka hem de dış dünyaya ilan etmek olarak özetlenebilir. Yapı, tarih boyunca işgalcilerin Çin’e girmesini her zaman tam anlamıyla engelleyememiş olsa da Çin medeniyetinin dayanıklılığının simgesi olarak yüzyıllarca önemli bir işlev görmüştür.

Çin Seddinde Neler var?

Çin Seddi; sadece duvarlardan ibaret olmayıp bünyesinde kuleler, kaleler, bölmeler, özel odalar ve gözetleme mevkileri gibi pek çok farklı yapıyı barındırır. Ana hattının uzunluğu 5-6 bin kilometre olarak bilinse de surlar, bariyerler ve diğer eklemelerle birlikte bu mesafe yaklaşık 8 bin kilometreyi aşmaktadır. Yapının boyutları incelendiğinde; duvar yüksekliğinin genellikle 4-6 metre, taban kalınlığının 7 metre, üst kısmın kalınlığının ise 6 metre civarında olduğu görülür. Stratejik bir düzenle inşa edilen seddin üzerinde her 200 metrede bir gözetleme kulesi, her 9 kilometrede bir ise işaretleşme amaçlı fener kuleleri yer almaktadır. Ayrıca duvarın üzerinde yer yer küçük tapınaklara da rastlanmaktadır. Savunma ve koruma amacıyla tasarlandığından, duvarın üstündeki yürüme yolu atlı arabaların geçişine imkân tanırken, üst kısımlarda okçuların korunması için özel siperlikler bulunmaktadır.

Eğimi Çin tarafına verilmiş yağmur suyu kanalı.

Çin Seddi’nde oldukça ilginç bazı detaylar da bulunmaktadır. Örneğin, seddin üzerindeki yürüyüş yolunun zemininde küçük su kanalları inşa edilmiştir. Bu kanalların eğiminin tamamı bilinçli bir şekilde iç tarafa, yani Çin tarafına doğru tasarlanmıştır. Bu mühendislik tercihinin amacı, yağan yağmur sularının dahi düşman tarafına akmasını önlemektir. Ayrıca, belirli aralıklarla Çin tarafındaki birimlerin giriş-çıkış yapabilmesini sağlamak amacıyla duvarın taban kısmında kapılar yer almaktadır.

PEKİN CAMİLERİ

Çin camileri, epeydir zihnimi meşgul eden bir konu. Burada İslamiyet’in geçmişi, Türklerin Müslüman olmasından çok daha eskiye dayanıyor. Çin’e gittiğim ilk fuar ziyaretinde, Guangzhou’da bir cami ve sahabe mezarlarıyla karşılaşmıştım. Caminin tanıtımında inşa tarihi MS 627 olarak belirtilmişti[4]. Daha sonraki ziyaretimde, Çin’in antik başkenti ve İpek Yolu’nun başlangıcı sayılan Xian’da MS 742 yılında yapılmış bir camiyi ziyaret etmiştim. Bir sonraki ziyaretimdeyse, Taiyuan şehrinde MS 785 yılında inşa edilmiş başka camileri de ziyaret etme imkânım oldu. Gördüğüm manzaralar beni oldukça şaşırttı. Bu durum, Türklerin toplu olarak İslamiyet’i kabulünden yüzyıllar önce bu topraklarda camilerin yükseldiği anlamına geliyor: Guangzhou’daki camiyi baz alırsak yaklaşık 300 yıl, Xian ve Taiyuan’daki camileri baz alırsak 200 yıl kadar önce… Bu veriler ışığında İslamiyet’in, camilerin inşa tarihlerinden de önce bu coğrafyaya ulaşmış olduğu açıkça anlaşılıyor.

Guangzhou’da 7. yüzyılda yapılmış Çin’in ilk camisi.

Taiyuan Camii ziyaretinden sonra, “Çin Camileri” başlığı altında bir yazı kaleme almanın benim için artık bir borç olduğunu düşündüm. Bu ziyaretim sırasında yanımda, uzun süredir Çin’de yaşayan ve Çinceye hâkim olan arkadaşım Alper Dayıoğlu da vardı. Sağ olsun Alper Bey, bu konulara duyduğum merakı bildiği için bana Çin Camileri adlı, oldukça kapsamlı ve kalın, İngilizce bir kitap bulup getirdi.

Niujie Cami

Çin gezimizin dönüş gününü Pekin camilerine ayırdık. İlk durağımız, Xicheng bölgesinde yer alan ve şehrin en büyük, en eski ibadethanesi olan Niujie Camii oldu. Bu bölge, Pekin’deki Müslüman nüfusun en yoğun olduğu yer olarak biliniyor. Caminin bulunduğu sokağın adı da Niujie ve burası aynı zamanda “Müslüman Atıştırmalıkları Sokağı” olarak da anılmaktadır.

Pekin’deki Niujie Camisinden bir kesit, ortadaki minare.

Niujie Camii, MS 996 yılında Liao Hanedanı (Kitanlar-Karahitaylar) döneminde inşa edilmiştir. İç Moğolistan ziyaretimizde gördüğümüz pagoda da yine aynı hanedanın eseridir. Moğol ve kuzeyli göçebe kabileler tarafından kurulan bu hanedanlık, ticaretin canlanması adına İpek Yolu güzergâhındaki Pekin’de, dönemin en revaçta tüccarları olan Müslümanlar için muhtemelen bu camiyi inşa etmiştir. Bir diğer ihtimal ise hanedanlığın, Müslüman tüccarların ve yerel Müslüman halk olan Huilerin böyle bir mabet inşa etmesine destek vermiş olmasıdır.

Niujie Camisindeki tadilattan dolayı Pekin’deki diğer ibadethaneler başlığı altında beş farklı caminin adresleri.

Niujie Caddesi’ne ulaştığımızda, caminin restorasyon çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı olduğunu gördük. Bahçe kapısına asılan bilgilendirme yazısına göre; restorasyon süreci 9 Ağustos 2024 tarihinde başlamış ve tahmini olarak üç yıl süreceği öngörülüyormuş. Bu sebeple camideki tüm faaliyetler askıya alınmış ve ibadet için gelenler diğer camilere yönlendirilmişti. Bilgilendirme metninde, Pekin’deki diğer ibadethaneler başlığı altında beş farklı caminin ismi, telefon numarası ve adresi yer alıyordu. Biz de bu listeden iki camiyi ziyaret etmeye karar verdik: Bunlardan ilki 17. yüzyılda inşa edilen Fayuan Camii, diğeri ise 15. yüzyılda yapılmış olan Dongsi Camii idi. Islamic China web sitesindeki verilere göre Pekin’de aslında on iki cami bulunmasına rağmen, yönlendirme listesinde neden sadece beş caminin ismine yer verildiğini ise öğrenemedik.

“Men Ding Bing” adında bir tür çörek.

Niujie Caddesi’nin çevresi Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir bölge olduğu için yemek kültürü de buna göre şekillenmişti. Cadde üzerindeki lokantaların önünde uzun kuyruklar uzanıyordu. Bu manzarayı ilk gördüğümüzde; kuyruğun sebebinin yemek saati olmasından mı yoksa lezzetinden mi kaynaklandığını tam anlayamadık. Lokantalardaki ustalar geleneksel takkelerini takmışlardı. Buradaki Müslüman lokantalarında, Pekin’e özgü çok özel bir hamur işi bulunuyor: İçerisinde soğan ve baharatlarla harmanlanmış et parçaları, dışarısında ise kalın bir hamur olan, “Men Ding Bing” adında çörek benzeri bir yiyecek. Bu yiyecek, ismini eski Çin kapılarındaki büyük çivilere benzeyen yuvarlak ve kabarık şeklinden alıyor. Cadde üzerindeki bir büfeden birer tane aldık; gerçekten çok lezizdi! Bu lezzeti, mutlaka hatırlanacaklar listeme not ettim.

Fayuan Camii

Pekin’deki Fayuan Camisi ve yanında müftülük tarzı yönetim binası.

Niujie bölgesinden ayrıldıktan sonra ilk olarak Fayuan Camii’ne ulaştık. Burası, idari yapısı itibarıyla bir müftülük merkezini andırıyor. Yerleşkede klasik Çin mimarisine sahip küçük bir caminin yanı sıra, sonradan inşa edilmiş üç katlı ve L şeklinde modern bir bina daha bulunuyor. Diğer camilerden farklı olarak, giriş kapısındaki görevli isimlerimizi bir deftere kaydetti. Caminin asıl ibadet bölümü; 17. yüzyılda, Ming Hanedanlığı’nın son dönemleri ile Qing Hanedanlığı’nın başlangıç yıllarında inşa edilmiştir.

Dongsi Camii

Pekin’deki Dongsi Camii.

Fayuan Camii’nden sonra, şehrin en merkezi noktalarından birinde yer alan Dongsi Camii’ne geçtik. Caminin çevresi, Pekin’in modern yüzünü temsil eden görkemli binalarla çevrelenmiş durumda. İlk olarak 1356 yılında, Yuan Hanedanlığı (1271-1368) döneminde inşa edilen bu yapı, bana kalırsa Niujie’den sonra Pekin’de mutlaka ziyaret edilmesi gereken noktalardan biri. Girişte cami görevlisiyle yaptığımız kısa sohbette; cuma ve bayram namazları haricinde caminin pek cemaati kalmadığını öğrendik. Bunun temel sebebi, bölgenin lüks binalar ve iş yerleriyle donatılması sonucu eski Müslüman sakinlerin başka bölgelere taşınmış olmasıymış. Buna rağmen çevrede hâlâ Müslüman lokantalarına rastlamak mümkün. Cami ziyaretinin ardından yemeğimizi bu lokantalardan birinde yedik; buradaki aşçı da takkeliydi ancak bizim aklımız hâlâ Niujie’deki o meşhur çörekte kalmıştı.

Dongsi Caminin içmekanı.

-Ahmet Taşağıl, Gökbörü’nün İzinden

-Ahmet Taşağıl, Karahitaylar, TDVİA 24. Cilt, İstanbul 2001, s. 415-416.

-Giray Fidan, Çin Klasik Metinleri, Bloomberg HT Tarih, 5 Mart 2026.

-https://belleten.gov.tr/tam-metin/2238/tur.

-Ma Wei, China’s Historical Mosques, The Commercial Press İnternational Ltd., Pekin 2017.

-https://www.britannica.com/topic/Liao-dynasty

-https://www.islamichina.com/beijing-masjid.html.


[1] Kitanlar; anavatanları Mançurya’nın güneyi olan Moğol asıllı halklar.

[2] Pagoda, genellikle Budizm ile ilişkilendirilen, taştan, tuğladan veya ahşaptan yapılmış, kule benzeri, çok katlı, içi dolu veya bazen de boş bir yapıdır.

[3] Liao Hanedanlığı (907–1125), günümüzde Çin’in Kuzeydoğu bölgesinin (Mançurya) ve İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin büyük bir bölümünü oluşturan topraklarda yaşayan göçebe Khitan (Farsçası Karahitaylar) kabileleri tarafından kurulan bir hanedanlıktır.

[4] Muhtemelen burada bir tarih hatası olmalı çünkü daha o dönemde Mekke henüz fethedilmemiş (630’da fethedildi) ve Medine ve civarında ancak mescitler vardı. Bununla beraber cami 7. yüzyılın ikinci yarısında yani 650-700 yılları arasında yapılmış olmalı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Language »