Makaleler

Pavlov, Siyaset Ve Tababet

İvan Petroviç Pavlov (1849-1936), Rus fizyolog, psikolog ve hekim. Pavlov’un esas ünlü olduğu alan ise köpekler üzerinde yaptığı şartlandırma deneyleri. Siyasi literatürümüz’e Pavlovun köpekleri diye geçmiş ki, Özal’ın Anap’ı döneminde, meşhur bir gazeteci tarafından dönemin bakanlarına bu benzetme yapılmıştı.

Pavlov’un bir başka özelliği ise onun kendi işi haricinde dünyaya kayıtsız kalışıydı. Hal böyle olunca hakkında anlatılan hikayeler de çoktur. Maaşını almayı unuttuğu için sık sık hanımı Sara’nın ikazına maruz kalırdı. Bir gün asistanı laboratuvara geç geldi. Pavlov çıkışır nerede kaldın; efendim haberiniz yok mu Bolşevik ihtilali oldu (Ekim 1917 Rus ihtilali ). Pavlov bir süre düşünür sonra; olsun biz işimize bakalım.

Elbette ki bu misal sıra dışıdır. Gelişmiş ülkeler dışındaki ülkelerin durumuna göre insanlar siyasetle ziyadesiyle içli dışlıdır. 1980 ihtilalinin arifesinde liseyi bitirdim. Döneme ait siyasi tartışmaları çok iyi hatırlıyorum. Özellikle yazın yaylaya gittiğimizde büyüklerimizde tatil yapardı ve sık sık bir araya gelirdi. Temel konu siyasetti. Hiç bitmeyen ve netice alınamayan tartışmalara şahit oldum. Kendi çocuklarının geleceği için neler yapılmalı, nasıl meslek edinmeli ve geleceğe nasıl hazırlanmalı türünden hiç bir tartışma hatırlamıyorum. Geleceğe ait iş bulmayı saymazsak hiç bir planlamanın yapıldığını da duymadım. Bugün akrabaya ait insanların çoğu meslek sahibi değildir. Siyaset çepeçevre hayatın her alanını sarmıştı.
Futbolu ne kadar ben cahili olsam da hoş bir uğraşı olarak gördüm. Aşırılıkları hesaba katmazsak, sosyal hayata herkes için açılan menfez gibidir. Siyasi tartışmalar ise ayni kategoriye girmediği gibi yerine göre kinin ve nefretin aracı haline gelebilen silah gibidir. Ehlinin ve o vazifeyle uğraşanların iştigal sahasıdır. Sohbet sırasında ihtisas gerektirmediği için genel de muhabbetlerin konusu oluyor.

Genel bir kural vardır ki, insanların ilgi ve iştigal sahası neyse kabiliyetleri de ona göre gelişir. Buna rağmen yüz yıllık Cumhuriyet tarihimizi hesaba katarsak bir elin parmakları kadar büyük siyasetçi bu topraklardan çıktı. Halkının çoğunu bu denli ilgilendiren bir konunun bu denli verimsiz olması hayrete şayandır.

Tababet, 1980’den sonra aldığı ivmeyle, bugün memleketin dünya ile yarışır en iyi sektörü olduğunu düşünüyorum. Tababet konusunda herkesin kendisine göre malumatı olup neticede hekimlerin görüşü nazarı dikkate alınır. Hekimlerde bu meselede ödünsüz ve mesleklerinin haysiyetine haleldar etmezler. Yani bu başarılı sahamızın başarısı erbabınca yapılması, herkesin harcı olmamasından gelir belkide.

Hekimler, bu mesleğin temelini almayanların dışarıdan öğrendikleriyle öğrenilemeyeceğine, öğrenilenlerle büyük hata yapılacağına kaniler. Hatta bir özdeyiş vardır; yarım doktor candan, yarım hoca imandan eder.
Dr. Kazım Abi ( Beşirli )’den dinlemiştim; meşhur romancımız Peyami Safa tıbbi terminolojiye çok hakimmiş. Hatta öyle ki, hekimlerle tartışmalara girecek kadar kendine güveni vardı. Ama bir gün kendisine ait bazı bulgulara bakarak demiş ki; bendeki bilgilere göre ben hamileyim. Esasen ben bu fetvayı çok tuttum. En cahil olduğum sahaya okkalı bir kılıf oldu.

Tababet ile ilgili malumatım Türkiye ortalamasının çok altında olduğunu düşünüyorum. Nedenini de bilmem. Fas’ın Atlas ve Rif dağlarında yaşayan Berberilerin ne yediği ve ne yetiştirdiği ile ilgili malumatımdan daha az. Benim durumum biraz bu fıkraya benzer ki; “Eski dönemlerde medrese talebeleri üç aylarda köylere gider, oralarda vaaz-u nasihat eder ve köylüler de yemeklerini verirdi. Nasrettin Hoca da çok cimri bir köye düşmüş. Günlerini yarı tok yarı aç geçiriyormuş. Ramazanın sonlarına doğru kürsüden Miraç hadisesini anlatırken Hz İsa’nın 3. Kat semada olduğunu söyleyince camideki yaşlı kadınlardan birisi, Hz İsa için; ah yavrum oralarda ne yer ne içer der. Hoca yaklaşık üç ayın hıncıyla kadına; behey gafil!!! Allah’ın nimetlerine mazhar olan birisinin ne yiyip ne içtiğin düşünüyorsun da, aylardır yarı aç yarı tok yatan hocanızı niye düşünmezsin“.

Sıksam kendimi bildiğim ilaç sayısı iki haneli sayıya ulaşmaz. Üniversite ve askerliği bitirdikten sonra 1990 da İstanbul’a geldim. Muhtemelen bildiğim ilaçlar, gripin ve aspirindi. Evlendikten sonra sık sık sipariş verildiği için minoset’in de ismini öğrendim. Ama bir ilaç var ki onun hayatımda yeri başka. Evliliğimi yaşımı başımı aldığım zaman yaptığım için biraz daha dikkatli davranıyordum. Hani birazda ağır satıyorduk kendimizi desek yeridir. Daha nişanlıyken bir gün kayın valideler beni akşam yemeğe davet etti. Randevu gününde baktım ki nezle olmuşum. Ne yapsak etsek, böyle gidersek halimiz harap, yemek boyunca burnumuzu çekeceğiz. Güngören de kadim dostum Eczacı Tahir var ki, biraz da filozof eczacı gurubuna girer. Onun yanına gittim ve ona vaziyetimi anlattım; bana, yeni bir ilaç çıktı ki tam senin ihtiyacına uygun, burun akıntısını durduruyor; ismi, “duact” ki benim burun akıntımı kesti. Hani ilaç camiasında ki yerini bilmem ama benim çok önemli meselemi çözdü. Dolayısıyla benim hayatımdaki en önemli ilaç odur. Fare için en korkunç hayvan aslan değil kedidir.

Biz duact ile burun akıntımızı çözdük ama sebepler aleyhimize tecelli edince ( eskilerin ifadesiyle “ esbap bi külli sukut etti” ) hadiseler tehir oluyor ama ihmal olmuyor. Bizimki de öyle oldu. Sanırım bir sonraki davette ki hala nişanlıyız, zahiri her şey yolunda, kayın validelere yemeğe gittim. En küçük kayın birader kur’an kursunda olduğu için her zaman evde olmuyordu ama bu sefer evdeydi. Sanırım  o zaman 12-13 yaşlarındaydı. Yemeğe oturduk, tabi asansörde insanların söyleyecek bir şeyleri olmayınca oralarını buralarını düzeltmekle meşgul oldukları gibi bende tuzla biberle uğraşıyordum. Bizim küçük kayın birader bol, bol kırmızıbiber yemeğe atıyor, bende onunla yarışıyorum. Bizimkinin yaşı küçük ama nerden bileyim acı bibere karşı mukavemetini. Biberler benim bildiklerimden daha acı olunca bizim burnumuz akamaya başladı ki sonradan anladım acı yiyince burnum akıyor. Meğer kayın valide nefesini tutmuş benim hamlelerimi izliyor. Birinci veya ikinci burun çekişimizde peçeteyi bana uzattı. Tabi bizim burun çekişlerimizde yemek boyu devam etti.

06.09.2014
Beylikdüzü – İstanbul
Nazmi Emin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu