İran ve Şia

Sünni İran’dan İmamiyye Şia’sına

İran tarih boyu yüksek kültürün ve farklı dinlerin yaşandığı ülkedir. Mazdeizm veya Zerduştlük, Mani ve Mazdek dininin vatanıdır. İslam yayıldıktan sonrada bu dinin ilim tabakasını, özelliklede Arap gramerinin en önemli isimi Sıbeveyn (el kitap) gibi isimler yine oraya aittir. Tassavvuf ilmini tek başına göğüsledi dersek pek mübalağa yapmış olmayız. Sufizm Arap unsurları dışında gelişmiştir ki, İrak ve Horoson ekolunun her ikisinin kaynağı sayılır. Tarih boyunca yaşamış en büyük mutasavvıfların çoğunluğu bu mistik kültürün eseridir. Hallacı Mansur, Beyazit-ı Bistami, Şakihi Belhi, Fudayl İbni İyaz, İbrahim Ethem, Yusuf Hamedani, Hasan Harakani, Abdul Kadir Geylani ve İrak ekolünün en büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadi, dayısı Seri-ed Sakati İran Nihavendlidir. İlk tasavvuf yazarlarından, Hücviri, Sülemi ve Kuşeyri de Horosan- İran’lıdır.

Sunniliğin ekolleştiği, medreselerde yüksek eğitimin yapıldığı ve çevreye yayıldığı bölgedir. İran da kurulan Şelçuklu İmparatorluğu döneminde Alparslan’ın vezirliğini yapan Tus-İran’lı Nizamülmülk sünniliği korumak, İsmaili dailerinin ve Ezher Camii mübelliğlerinin (Ezher Üniversitesi o dönem Fatimilerin yönetimindeydi ki kurucular da onlardır) propogandalarını etkisizleştirmek için ülkenin değişik bölgelerinde Nizamiyye Medreseleri diye bilinen, Üniversite zincirini kurdu. Bu dünyada bilinen ilk devlet üniversiteleridir. Bu medreselerin en ünlüleri; Merv, Belh, Nişabur, Herat, Rey, İsfahan, Taberistan, Amul Basra, Bağdat ve Musul da açılmıştır. İmamı Gazali’de Bağdatta ki Medresenin baş müderrisiydi (Rektör).

Şia’nın vatanı ise İrak olup İran’ın bazı bölgelerinde; Kum, Kaşhan, Rey ve Meşhed’te etkinlikleri vardı. Genel itibarı ile İran Sünniliğin merkezi idi. Hz Ömer devrinde İran’ın fethedilmesinden dolayı farsların Şia olduğu gerçeği yansıtmamaktadır. 16. Yüzyıla kadar Sünniliğin en yoğun olduğu bölge fars bölgesidir.

Şiilik 10.asra kadar hep baskı altında olup, serbest bir şekilde yaşayıp yayılması ancak Büveyhiler döneminde (932-1062) olmuştur. Ekolleşmesi de bu dönemin ürünüdür. Daha sonra İlhanlı hanı Olcaytu döneminde (1309)Şiiliği kabul etmiş, bazı uygulamalara girmiş ise de, Gazvin, Şıraz, İsfahan gibi sünni yoğunluğun olduğu yerde isyanlar çıkınca geri adım atılmıştır. Ancak onun ölümüyle Ebu Said döneminde tekrar Sünniliğe dönülmüştür.

Timurlulardan sonra gelen oğuz boyundan Karakoyunlular(1365-1469) da Şii kabul edilir fakat onlar İmamiyye Şialığı değil de batini-Şia olduğunu söyler İsmail Hakkı Uzunçarşılı.  Karakoyunlu devletini oluşturan Türk boyları’nın çoğu ayni zamanda Safevi devletinin oluşumunda rol oynamıştır.

Akkoyunlularlar yapılan Şerur savaşı (1501) sonrasında kurulan Safevi devleti, doğuda Şeybani, kuzeybatı da Osmanlı, Batı da ise Memluklar gibi Sünni Müslüman devletlere komşu olmuştu. Şah İsmail ilk iş olarak resmi devlet mezhebi olarak İmamiye (12 imam) Şiiliğini seçti ve ilan etti. Ayrıca hutbelere on iki imamın ismini ekleterek, çarşı-pazarda Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid’in lanetlenmesini ve halk arasında bu isimlerin kullanılmamasını, bu talimatlara uymayan ve karşı gelenin idam edilmesini emretti.

Safeviler, yaşadıkları bölgelerde yeni yayılmaya başlayan Şiiliğin daha iyi analaşılıp yaşanması için İrak’tan bazı Şii alimleri Tebriz’e davet ettiler ve onlara büyük hürmet gösterdiler. Bu yoğun ilgi, iler ki dönemlerde Safeviler’e bağlı Şii ulema sınıfı oluşmasını sağladı. Tüm bu gelişmeler yaşanırken halkın büyük çoğunluğunun Sünni olduğu İsfahan, Herat, Yezd, Şiraz, Kazerun gibi bölgelerde Şii propogandası’nın yoğunlaşması ve resmi devlet mezhebi olarak kabul edilmesinden rahatsızlık duyanlar tarafından isyanlar çıkarıldıysa da bunlar çok sert bir şekilde bastırıldı.

Haddı zatında Tasavvufi ekolden gelen bir aile, siyasi sebeplerden dolayı Şiliği benimsemiştir. Çünkü İmamiye Şiiliği kabul etmez tasavvuf ‘u. Bugün tasavvuf yerine batını bilgi diye İrfanı ekol vardır Kum medreselerinde. Ama şeyh mürit ilişkisine değil de hoca talebe ilişkisine bağlıdır. Normalde Safevilerin esasını teşkil eden Türk boylarının yapısı da batıni idi, Ortadoks olan İmamiye Şiasıyla örtüşmez. Bugünkü Türk Alevilerinin yapısı gibi, Sadece o devirde o yapınını üzerine on iki İmam Şiiliği örtüldü.

Şah ünvanı’nı kullanmayı tercih eden Şah İsmail, hem dini hem de dünyevi hakimiyetin tek sahibi olmuştu. Şah İsmail temelleri Şeyh Safiyüddin zamanın da atılan, Anadolu ve diğer bölgelerdeki Safeviyye tarikatı temsilcilerinin başı olan “Halifetül Hulefa” makamını yeniden teşkil etti. Dedesi Uzun Hasan gibi devleti sadece askeri güç üzere inşa etmeyip, kendisi ve haleflerinin kökenlerini Hz. Ali soyuna dayandırdıktan sonra Şia’da gelmesi beklenen İmam fikriyle de yarı ilahi bir kişilik halini aldı.

Şah İsmail devleti oluşturan kabilelerin farklı boylara dayanmasını dillendirmeyip, bunların geneline “Kızılbaş “ adını vererek, dini bir kardeşlik bağıyla kendisine ve devlete karşı itaatlerini pekiştirdi. İmamiyye Şiiliği ile oluşturduğu devletin yapısı kendisi ve çevresindekilerin yapısı ile örtüşmüyordu. Şiilik 150 yıllık bir süreçten sonra ancak İran’a tamamıyla yerleşti ve “Kacarlar” devrinde de bütünleşti.

Avcılar, İstanbul

Nazmi Emin

Bu Makaleyi Yazdır

Yazar: Nazmi Emin

Bu Makaleyi Paylaş

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir