İran, Erdebil – Gilan Seyahat Notları

İranlı hem iş hem de şahsi dostum Amir Bey ile İran’ın dolaşmadığım bölgelerini beraber dolaşmayı kararlaştırmıştık. İlk planımız Erdebil ve Gilan bölgesiydi. Amir bey sağ olsun, İran hakkında ulaşamadığımız bilgiler olunca o benim adıma İran da araştırıyor. İran hakkındaki kitabımıza da katkısı çok olacak. Birde Amir beyin hep beraber olduğu ve benimde dostum Hamit abi bizim seyahat planındaki diğer arkadaşımız.

Erdebil bölgesi Azerilerin yoğun yaşadığı Kuzey Doğu Azerbaycan bölgesi ’ki doğusunda Hazar kıyılarındaki Gilan bölgesi, Kuzeyinde Azerbaycan devleti ve batısında Tebriz bölgesi var. Erdebil şehri deniz seviyesinden 1500 m. yükseklikte, Savalan dağ silsilesinin eteklerindeki platoda kurulmuştur.

Savalan dağı – Erdebil

Erdebil’i İslâm tarihinde tanıtan en önemli olay. Bâbek’in[1] liderliğinde gelişen Hürremiyye[2] hareketidir. Babek’in Türk olduğuna inanan Azeriler onu Türklerinin kahramanı olarak kabul eder. Babek isminde çok inansana rastlamak mümkün. 816’da Arap hilâfeti aleyhinde bir ayaklanma şeklinde başlayan Hürremiyye hareketinin merkezi Erdebil civarında bulunan dağlık bölgedeki köylerdi. Bâbek isyanı Abbası halifeliğini yirmi yıla yakın bir dönem meşgul etmiştir. Abbasiler, Babek isyanını Afşin isimli bir Türk komutanıyla bastırdı. Afşin’den önce de Büyük Boğa, Küçük Boğa gibi komutanlar isyanı bastırmaya gönderildi. Afşin’den sonrada bu bölgede isyanlar oldu ve halife o zamanda gönderdiği ordu Türklerin komutasındaki orduydu. Esasen Türklerin Azerbaycan’da ilk bulunmaları bu isyanı bastırmak için gelen orduların hepsinin geri dönmeyip bir kısmı burada kalmasıyla başlar. Bizim arkadaşlar Babek’in sembolünün kurt olduğunu söylüyorlar. İran’daki Türkler öyle inanıyor. Arkadaş bana bir fotoğraf gönderdi Tebriz’in Traktör isimli futbol takımının amblemi de kurt.

Erdebil’in meşhur olmasının ikinci ve en önemli unsuru, 13. Asırda Safevi tarikatının burada kurulması. Erdebil 1298’de İlhanlı Gazan Mahmud Han’ın en yakın adamlarından biri olan Vezir Reşîdüddin’in oğullarından Emir Muhammed’in valiliği döneminde Azerbaycan’ın en gelişmiş bölgelerinden biriydi. Mektubu-ı Reşidüddin’de, bu sıralarda Erdebil’deki Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî’nin kurucusu olduğu sûfî ocağının bölgenin manevi hayatında önemli bir yer tuttuğu. Gazan Han’ın ve vezirinin onun faaliyetlerini destekledikleri belirtilmektedir. 1334’te vefat eden Safiyyüddin Erdebil’deki dergâhının avlusuna defnedilerek sonradan kabri üstüne türbe, yanına da yeni bir cami yapıldı. Şeyh Safiyyüddin ve müritleri Şafii mezhebine mensup olmakla birlikte tarikat daha sonraları Şiî bir temayül kazanmış ve türbesi Şiî ziyaretgâhı haline dönüşmüştür.

Safevî Devleti kurulunca Şeyh Safiyyüddin ziyaretgâhına daha da önem verildi ve Erdebil yeni devletin dinî ve siyasî merkezi haline geldi. Bu dönemde Erdebil’deki dergâhın mütevelliliği en yüksek derecedeki devlet adamlarının elindeydi. Ocağın çok zengin vakıfları olduğu gibi Erdebil’in gelişmesini sağlayan esas sebeplerden biri, Ortaçağ’da bölgenin milletlerarası ticarette en önemli paya sahip olan ipeğin ihraç yolları üzerinde yer almasıydı. Erdebil yoluyla Anadolu’ya giden ipekten alınan gümrük, Şeyh Safiyyüddin ocağının en önemli gelir kaynağını teşkil ediyordu.

Erdebil Türbesi

Safevi tarikatı bizim Anadolu’daki tarikatlar üzerinde de tesiri vardı. İran için başka önemi de bu tarikattan Safevi devleti doğmuştur ki, Sasaniler’in[3] yıkılmasından sonra İran coğrafyasında kurulan ve tek çatı altında toplayan en büyük devlettir.  Safevi tarikatı dergâhından bir Safevi devletinin ortaya çıkmasını “ şeyhlikten Şahlığa “ (makale metni ektedir) adı altında bir makalemizde anlattık. Bir başka önemli konu ise Sünni bir tarikatken son dönemlerde siyasi sebeplerle batını Şiiliğe dönüşüyor ve büyük çoğunluğu Sünni olan İran’ı da Safevi devletinin kurulmasıyla bugünkü Şiiliğe dönüştürüyor. Bununla ilgilide bir makalemiz var “ Sünni İran’dan İmamiye Şia’sına“ (makale metni ektedir). Bu dergâhın İran üzerinde müspet veya menfi tesiri çoktur. Adeta İran’ın genleri ile oynamıştır. Tasavvufun ana yurdu iken Safevi döneminde İmamiye Şia’sına dönüşmesi ile tasavvufa adeta hayat hakkı tanınmaz hale geldi. Bugün Safeviye tarikatı da şahlığa dönüştüğünden devam etmemiştir. Bunun ile ilgilide “ tasavvufun doğduğu, geliştiği, yazıldığı ve yasaklandığı ülke, İran “(makale metni ektedir ) adlı ayrı bir makalemiz var.

Arapça kaynaklarda Cil veya Cilan, Türkçe ’de Geylan, Avesta’da[4] Vârenâ şeklinde geçen Gilan, Antikçağ ’da Gil adı verilen İranlı bir kabilenin oturduğu yerdi. Bugün büyük bir kısmı İran’ın idarî bir bölgesi olan Gilan’ın doğusunda Mâzenderan, batısında Doğu Azerbaycan eyaletleri, kuzeyinde Hazar denizi ve Azerbaycan Cumhuriyeti, güneyinde Zencan eyaleti yer almaktadır. Gilan, İran yaylası ile Hazar denizi arasında yaklaşık 225 km. uzunluğunda bir bölgeyi kaplar. Bölgenin güney kısmında sahile paralel olarak Elburz sıradağları uzanır. Akarsu bakımından zengin olan bölgede dağlar ormanlarla kaplıdır. Bölge İran’ın çay ve pirinç üretim merkezidir. Maden bakımından da zengin olan Gilan’da başta bakır ve kurşun olmak üzere çeşitli maden kaynakları vardır. Bölgede yağ çıkarma, kereste ve çay fabrikaları bulunur. Ayrıca ipek böcekçiliği ve kenevir işlemeciliği de gelişmiştir.

Gilan Bölgesi

Gilan’ın eski tarihi hakkında yeterli bilgi yoktur. Ahameniler[5] (M.Ö. 559-331) ve Sâsânîler (M.S. 226-651) zamanında bölge mahallî emirliklerin yönetimindeydi. İslâmiyet buraya Mâzenderan yoluyla girdiğinden oralarda hâkim bulunan Şiiliğin Zeydiyye[6] kolu Gilan’da yayıldı. Gilan’a Ziyariler[7] (927-1090) ve Büveyhİler[8] (932-1062) hâkim oldu. Büveyhiler son dönemlerinde zayıf düşünce Gazneliler[9] bölgeyi ele geçirdiler. Ardından Selçuklular döneminde (1040-1194) Sünnî mezhepleri burada yayılmaya başladı. Bölgenin batı kısmında Hanbelîler ve Şafiiler, doğu kesiminde ise Zeydiler hâkimdi. Moğol istilâsı zamanında Gilan’da çeşitli emirlikler vardı. Saldırıya maruz kalmayan Gilan halkı daha sonraki dönemlerde Moğollara vergi ödedi. Safevîler (1501-1722) Gilan’daki nüfuzlarını kuvvetlendirmek için mahallî beyliklerin arasını bozmaya çalıştılar. Safevî Hükümdarı I. Şah Abbas 1592’de bölgeyi hâkimiyeti altına aldı. Safevîler’in etkisiyle halk İmâmiyye Şiiliğini[10] kabul etti.

Gilan bölgesin de,  Gilaki[11],Taliş[12], Azeri Türkleri ve Deylemliler[13] yaşar. Güney Batı Hazar kıyılarında Azerbaycan sınırlan da çoğunlukla Azeri Türkleri yaşıyor. Bununla beraber Azeri Türkler her tarafa yayılmış. Talişler ekseriyetle dağlık bölgelerde, Gilakiler de sahil kesimde yaşarlar. Deylemliler ise Qazvin ile Hazar denizi arasındaki dağlık bölgesinde yaşar. Erdebil bölgesi İran’ın en soğuk bölgelerinden biri olduğu gibi Gilan da en yeşil ve en çok yağmur alan bölgelerinden biri. Hazar denizi kıyıları, ister bitki örtüsü ister iklimi olsun hayalimizdeki İran’dan farklıdır. Farklılık sadece bitki örtüsü ve iklimde değil insan yapısı da farklı. Özellikle dağlık bölgesinde yaşayan insanlar savaşçılıklarıyla meşhurdur. Hem Sasaniler döneminde hem de Abbasiler devrinde özellikle Deylem bölgesinden askerler ordularda istihdam edilirdi.

17.05. 2015 de İran Air ile Tebriz’e uçtuk. Erdebil ve Gilan bölgesi ile seyahatimiz başladı. Uçakta Tebrizli bir aile ile tanıştık. İstanbul’a diş yaptırmaya gelmişler. Esasen dişçilik İran’da da iyidir ama burada özellikle Tebriz civarındaki insanların maddi durumu iyi ise İstanbul’a gelmek için bahane ararlar.

Tebriz den Erdebil’e bağlı şehristan[14] olan Sareyn’e gece geldik. Tebriz’den yaklaşık 2,5 saatlik bir yol ’ki 180 km. Burası yerli turistler için otellerle dolu beş bin nüfuslu bir yer. Halk buralara kaplıcalar ve yayla havasından dolayı geliyor. Burada otel ararken etraftaki lokantaların çoğu açıktı. Meğer kaplıcalar 24 saat çalışıyor. Bundan dolayı kaplıcadan çıkanlar lokantalara günün her saatinde, özellikle gece çorba içmeye gidiyor. Kaplıcalar günün belirli saatlerinde de kadınlara hizmet veriyor. İranlı arkadaşlar buraya daha önce geldiğinden ana kaplıcaya yakın bir oteli seçtik. Saat aşağı yukarı 01;30 sularıydı yorgunduk ve hemen yattık.

18.05 de sabah 07;30 da otelin yanındaki kaplıcaya gittik. Girişteki görevliler geceden kalma gençlerdi ki nöbet değişim sırasındaydılar. Uykusuz olduklarından biraz huysuz davrandılar. Arkadaşlar buraların boş zamanlarında geldiğimizi söylediler sıra beklemeden içeri girebildik. Bana göre kaplıca doluydu ama arkadaşlara göre ise Yazın ve tatillerde burası çok dolu olur ve O zamanlar 2-3 saat kuyrukta beklenir, içerisi de iğne atsan yere düşmeyecek şekilde kalabalıkmış. Kaplıcanın ismi “Camış Gölü”, sanırım eskiden muhafaza altına alınmadan önce camışlar buraya gelir suda yatarlarmış. Camış gölü ismi buraya has değil, Erzurum, Hasankale’deki kaplıcanın da ismi camış gölü. Yazın burası serin çünkü çok yüksek, rakımı 1600 metre civarında, hem Savalan dağının eteğinde bir yer. Dağın yüksekliği 4811m ki, İran’ın en yüksek üçüncü dağı. Savalan volkanik bir dağ. Volkanik taşlar satılıyor dükkânlarda. Taşlar pütürlü olduğundan tarlalarda çalışan insanların ayaklarını temizlemek için kullanılır. Savalan dağının başı hep karlı ve her taraftan gözüküyor. Bizim Hamit abi gençliğinde Marksist’miş,  arkadaşlarıyla tırmanmış o dağa, dağın tepesinde göl var diyor. 3-4 günlük mesafelere arkadaşlarıyla sırtlarında çadır ve nevaleleri yürüyerek gidermiş. Gurubun içinde ateş yakma vazifesi onunmuş. İran devriminden sonra da tutuklanmış ve 80 şallak ( çıplak vücuda kırbaçla vurma) yemiş. Her vuruşta vücudun derisini çekiyormuş kırbaç. Elli şallaktan sonra elini kaldırmış ve biraz daha yavaş vurulmasını rica etmiş, onlarda kalanı kısmı yavaş vurmuşlar.

Erdebil Sareyn arası yaklaşık 20 dakika, Savalan dağı Erdebil’den de gözüküyor. Erdebil İran’ın en soğuk bölgelerinden. Safeviye tarikatının da merkezi. Safevi devleti de buradaki meşhur Safeviye dergâhından doğdu, şeyhlikten şahlığa olan serüven buradan başladı. Burası bölgenin merkez şehri. Şehrin en önemli yeri Safevi dergâhı. Dergâhın girişinde Şeyh Safiyüddin’in mermerden heykeli vardı. Heykelin altında İngilizce Gnostic – Mistic yazıyor, bizdeki karışığı sufi. Dergâhın etrafında kırk adet çilehane[15] var. Bir kısmı sağlam bir kısmı yıkık ve sonradan onarılmış vaziyette. Şeyh Safiyüddin’in türbesi çok görkemli silindir biçiminde mavi çinilerle bezenmiş. Türbe oğlu tarafından yapılmış hemen yanındaki bir odada da aile efradı metfun. Yukarıda Şah İsmail’in İran tarihi açısından ne kadar önemli olduğundan bahsettik. Onun türbesi de büyük atasının hemen dibinde bir kişinin eğilerek kapısından geçtiği küçük bir odanın içinde. Oraya gelen Şeyh Safiyyüddin’in türbesini görüp dönebilir. Biraz dikkat edilirse yanında küçük iki oda var birsinde Şah İsmail diğerinde Şeyh’in ailesinin mezarları var. Buradaki görevliler, Şah İsmail’in vasiyetinin; atasının hemen

Böğründe onun türbesinden daha küçük bir yere gömülmek istediği şeklindeydi. Oğlu Şah Tahmas’da bu vasiyete uymuş.

Şah İsmail Türbesi

Bugünkü Azerbaycan devleti 18. Asra kadar İran hudutları içerisindeydi. Azerbaycan’da Şah İsmail’in heykeli var lakin İran da bu küçük mezar odasını saymazsak onun ile alakalı hiçbir şeye rastlamadım. Bugünkü İran’ın Şia olmasında ve Mollaların güç kazanmasında çok büyük rolü olduğu halde mollalar tarafından da tutulmuyor. Üç farklı molla tipiyle görüşmemiz oldu. Farklı düşünceleri olduğu halde Sah İsmail hakkındaki görüşleri hemen hemen aynıydı. Onlara göre Safevi Şia’sı gerçek Şia’yı temsil etmiyormuş. O sadece siyasi emelleri için onu kalkan olarak kullanmış diyorlar. Hatta meşhur İranlı yazar Ali Şeriati’nin Ali Şia’sı ve Safevi Şia’sı adlı bir kitabı bile var. Görüştüğüm mollaların biriside Ebubekir ve Osman düşmanlığının Safevi ürünü olduğunu, Osmanlıya karşı güçlü bir düşman cephe oluşturmak istendiği için kullanıldığını söyledi. Yaklaşık 250 yıl sonra Şah Tahmas tarafından türbeye eklenerek yapılan binanın ilk bölümü giriş kısmını ikinci bölümü ise alışılmışın dışında farklı özellikte bir yer. Bütün duvarlara küçük bölmelere yapılmış ve o dönemde Çin’de hüküm süren Ming Hanedanlığı[16] tarafından ipek yolunun işlerlik kazanmasından dolayı Şah Tahmas’a hediye olarak gönderilen Çin porselenleri bu bölmelere yerleştirilmiş. Bugün az bir porselen haricindekiler 19. Asırda bu bölgeleri Rusların işgali sırasında Rus komutan tarafından St. Petersburg’a götürülmüş ve bugün meşhur Ermitaş müzesinde sergileniyor.

Şeyh Safiyyüddin Dergâhının içinde porselenler için yapılmış bölmeler

Türbenin hem içerden hem de dışardan kısa videolarını çektim. Şeyh Safiyyüddin’in türbesi ne kadar heybetliyse Şah İsmail’in mezarının bulunduğu oda da o kadar mütevazı ve küçük. Burası Erdebil’in kalbi olduğundan epeyi vakit geçirdik. Sonra şehirde dolaşmaya başladık. Cadde’nin bir yerinde sıralanmış bekleyen insanlar dikkatimi çekti. Önlerinde kısa saplı, sivri uçlu kazma ve kürekleri ve diğer alet – edavatları da bir çuvalın içinde onun üzerine oturmuşlar müşteri bekliyorlar. Arkadaşlar bunların kuyu kazan ustalar olduğunu söylediler. Kuyu ve kanal açma İran’ın kadim sanatlarından biridir. Suyun yeraltından uzak bölgelerden şehirlere getirilmesi beş bin yıllık uygulama olup bilinen en güzel kanal (kanat) projesi M.Ö. 5 Asırda yapılan Persepolis’tedir. Hatta Eski İran’ın Zerdüşt dininde de bu tür kanallarla yer altından su tevzi sistemi ilahi bir iş ve vazife olarak görülmüş. Etrafta dolaşmaya başladık seçim zamanı olduğundan etrafta hem cumhurbaşkanları posterleri hem de bulunduğu şehirlerin belediye encümeni adaylarının posterleri var. Kadın adayların çokluğu dikkatimi çekti. Posterler çarşaflı ama makyajlı ve ilgi çekici pozlardı. Orada birisinin resmini çekmek isterken bizim Amir Bey bunu çekme dedi, bizim şehirdekiler daha güzel, onları sana gönderirim sende onu yayınlarsın. Hatta bana bir video izletti İran da espri konusu olmuş; kadın adayların bakımlı ve artistlik pozlarından dolayı bir klipi çekmişler

19.05.2017 seçimlerindeki Belediye encümen adayları

Buralarda bizi yabancı görenler bize Bakü’den mi diye sordular hem de birkaç farklı yerde. Azerbaycan sınırına yakın olduğundan sık sık oradan buraya insanlar geliyormuş. İran vize istemiyor ama Azerbaycan’a İranlılar için vize var.

Buranın kapalı çarşısını da dolaşıp yemeği oradaki esnaf lokantasında yeriz diye düşündük, esnaf lokantasında daha önce arkadaşlar yemek yemişler çok leziz ve meşhurmuş. Böyle bir lokantada Tebriz’de de pazarın içinde vardı oraya gitmiştim orası çok meşhur ve lezizdi. Turist olarak gidenlerde oraya getiriliyordu. Lokantaya geldik küçük ve basit bir yerdi. Arkadaşlar İran’ın meşhur “ cilo “ kebabını söylediler. Bizdeki Adana, Urfa kebabının karşılığı burada cilo kebabıdır.  Ben hemen müdahale ettim pilav gelmesin diye, çünkü pilav burada isteğe bağlı olarak gelmiyor. Türkiye de nasıl ekmek istemeden gelir burada da pilav öyle. Buranın pirinçleri bizimkilere göre ince ve uzun aynı zamanda daha da lezzetli. Pilav normal bizdeki porsiyonun üç katı büyüklüğünde geliyor ve üstünde tereyağı.  Arkadaşlar ısrar etti bu kez pilav yediye. Pilav bu kadar sevilince çeşit ve lezzetleri üzerine bilgi sahibiler. Burada yediğimiz pilavın ismi Ali Kazımı, yetiştiği bölgeye göre isim alıyorlar. Cilo kebabı geldi ama erimiş tereyağı içinde, o buraya hasmış.  Kebap çok lezzetliydi. Tabi birde buranın hayvanının yaylalarda otladığından eti de lezzetli.

İran’da aileler ortalama aylık on kg civarında Pirinç tüketiyor. Mesela Amir Bey’in ailesi dört kişilik, ayda on iki kilo tüketiyor ve onların ekseri aldığı pirincin ismi de Haşimi. Arkadaşlar söylüyor ki eğer evde pilav yoksa çocuk babasına şikâyet ediyor annem yemek yapmadı diye. Yani pilav yoksa yemek yapılmamış hükmünde. Burada pirinçlerin fiyatları farklı, aileler bütçelerine göre pirinç alırlar fakat yurtdışından fakir aileler için 2-3 kat daha ucuz pirinç ithal edilir. Burada iyi pirincin kilosu yaklaşık bizim parayla 14 TL civarında. Birde pirinç taze olmamalı, en az bir yıllık olmalı ki lezzetli olsun.

Erdebil’den ayrılıp ikinci bölgemiz olan Gilan’a doğru yola çıktık. Etraf tam bir yayla, dağların zirvelerine yakın yollar. Hayvancılık buralarda önemli. Etrafta koyun sürüleri var bizim arkadaşlar ah çekiyor. Hatta bazen etrafta otlaklar görünce iç çekiyorlar, burada otlayan hayvanların eti ne lezzetlidir diye. Benim tanıdığım İranlılar eti ve kebabı çok seviyor. Hatta şöyle bir hatıram var; Nevruz tatilinde Hamit Abi ve Amir Beyler aileleriyle beraber İstanbul’a gelmişlerdi. İstanbul – Beylikdüzü’nde evleri olduğundan her yıl İstanbul’a gelirler. Minibüsle beraber İstanbul’u dolaşıyorduk. Eminönü’nden vapurla Üsküdar’a geçip bir deniz havası alıp akşam yemeğini orada yemeyi planladık. Daha önceden birkaç kez gitmiştim meşhur Kanaat Lokantasına, yemek çeşidi çok boldu. Misafirlere de farklı lezzetler tattırmak amacıyla lokantaya geldik. Tezgâhlar 40-50 çeşit sulu yemeklerle ve tatlılarla doluydu. Çok küçük bir yerde de birkaç parça pişmemiş kebap vardı. Normalde burası kebapçı değil. Bizim İranlılar çeşit çeşit yemeklere bakıp, çok yemeli dediler ama hepsi kebap istedi.

Erdebil’den Gilan bölgesine giderken Halhal Geçidi

Yol boyunca dağların eteklerinden Halhal geçidine doğru ilerliyorduk, arkadaşlar burada hemen hemen İran’ın en soğuk şehri olan Erdebil bölgesine bağlı Halhal’a uğramak istediler. Buraların sadece hayvanları değil ayranlar çok lezzetliymiş. Daha önce almışlar bu seferde bir bidon koyun sütünden yapılmış ayran aldık. Normalde Erdebil den Gilan bölgesine direk gitmek için bu yol kullanılmaz. Erdebil’in hemen yakınında Gilan bölgesinin en batı ucunda Astara şehri var ama biz gidişi ve dönüşü farklı yerlerden yapıp etrafı görmek için bu yolu seçtik. Halhal şehir olarak denizden yüksekliği 1840 m civarında ama Halhal geçidi ise 2180 m civarında. Buradan sonra Batı Gilan başlıyor. Zirvede yol kenarlarında kar kürtükleri var. Zirvenin etrafında obalarda var hayvancılık yapılıyor.

Halhal’ın zirvesinde manzara çok güzel hava berrak fakat aşağıya doğru bir şey gözükmüyor her taraf sis. Sanki bulutların üstündeyiz. Çocukken her yaz yaylaya giderdik. Zigana geçidinin zirvesine çıkınca iklim değişmeye başlar. Ağaçlıklar yerlerini çıplak dağlara bırakır ve tepede sis eksik olmazdı. Aynı durum burada da var. Geçitte biraz durduk ve etrafı seyrettikten sonra aşağıya Gilan bölgesine doğru yola koyulduk. Aşağıya indikçe sis dağılıyor ve yeşillikler başlıyordu. Nihayetinde Gilan bölgesine geldik. Niyetimizde zirvenin aşağı kısımlarında Poonel adlı bir köyde geceyi geçirmek. Orada kiralık evler olduğundan Amir Bey’in arkadaşları önceden kalmış. Anayoldan ayrılıp derme çatma yollardan hatta bir ırmağın içinden geçerek köye geldik. Hamit Abi önden gidip evi kontrol edeyim diyerek gittik bizde aşağıdaki yol ayrımında bekledik ama ev temizlenmemiş 2-3 aydır kimse gelmemiş eve, kiraya verecek arkadaş temizletelim dedi ama sadece bir gece kalacaktık zaten de akşam olmuştu. Yolda yemek yedikten sonra Banderanzeli’de kalmak için oradan ayrıldık.

Benderanzeli Sahilleri

Banderanzeli, Gilan bölgesinin liman şehriydi. Vakit geç olmuştu, gece 23-24;00 sularında şehre ulaştık. Yol kenarlarında elinde tabela gelen turistlere ev kiralayan insanlar vardı. Arkadaşlar birkaç yere sordu kimisi yer yok kimisi de aile olmadığımızdan vermek istemedi, fakat yaz ve tatil mevsimi olmadığından yer bulmak zor olmadı. Deniz kenarında iki katlı müstakil evlerin olduğu bir yerde bir ev tuttuk. Girişi oturma odası ve mutfak bir arada ve üstünde iki oda ve bir banyosu olan şirin bir yer.

18.01.2017 gecesi Banderanzelide kaldık. Sabah Hamit Abi ile sahile gittik insanlar geniş ve uzun kumsalda yürüyordu hatta arabalar bile yol yapmış kış mevsiminde. İklimi Karadeniz’e benzediğinden burasının sahillerini de bizim orası gibi düşündüm ama karşımda çok geniş ve uzun bir sahil şeridi çıktı. Bizim bulunduğumuz kısım meşhur Brezilya – Rio’daki copocapana plajından daha genişti. Uzunluğu da buradan Astara da ki sahile kadar uzandığını söylediler. Yaklaşık 180 km’lik mesafe, bazı kısımlarında çok az taşlık olsa bile hep böyle imiş. Astara’ya da gittiğimde yaklaşık aynı genişlikteki kumsalı orada da gördüm. Her iki tarafı da videoya çektim. Buralarda pek tesisler yok. Yeni yeni tek tük oteller yapılıyor. Ama İranlıların bir kısmı tatillerde ve yazın buraları dolduruyor. Sahillerde eskiden Şah döneminden kalma pek de kullanılamayan eski tesisler var. O dönemde insanlar buraya daha çok gelirmiş. Böyle bir sahili olan ülkenin bizim güney sahillerine gelmesi gerekmiyor. Bir şey eksik bizim Karadeniz gibi iklimimi uygun değil anlaşılmayan bir şey var.

Arkadaşlar yazın hazar sahillerinin çok sıcak olduğunu iklimin uygun olduğunu ama tesislerin olmadığını, kadınların denize rahat giremeyişi ve içkinin serbestçe içilememesine bağladı fakat ben bütün bunlarla beraber bir eksikliğin olduğunu düşünüyorum ilk aklıma gelen iklim. Üç gün boyunca net bir güneş görmedim bu bölgede ki şu an Mayısın sonlarına yaklaşıyor. Deniz bizim Karadeniz gibi hırçın değil ama hep ufak bir dalga var. Deniz hemen de derinleşmiyor. Hulasa iklim haricindeki bütün şartlar uygun. Tesisler ise bir şekilde yapılır.

19.01.2017 Cuma günü burada cumhurbaşkanlığı ve belediye encümen seçimleri vardı. Arkadaşlar önce reylerini kullanmak istediler. Bende onlarlar rey kullanacakları yere gittim. Burada çipli kimlik kartları kullanılıyor. Gelenlerin kimliklerini bir cihazdan okuttular. Bende oy kullanılacak yerin kapısında onları izlerken fotoğraf çekeyim diye telefonumu çıkardım. Etrafta dolaşan birisi vardı, o sınıftaki sandıkların reisi. Diğer görevlilere emirler yağdırıyor. Sanırım benden rahatsız oldu, o sırada polisler geldi bana biraz bakıp içeri girdiler. Kapıdaki görevli polis benim rey kullanıp kullanmayacağımı sordu. Kullanmayacaksan aşağıda bekle dedi. O sırada sandık görevlisi ile polisin arasında nasıl bir konuşma geçtiyse polis şefi arkamdan geldi ve beni çağırdı, yanına çıktım. Yaşımı ve ne yaptığımı sordu. Arkadaşları bekliyorum dedim. Pasaportuma baktı ama sandık görevlisi hızını alamamıştı telefonuna bak diyordu. Burası Gilakilerin yaşadığı bölge ama Azerilerde çok. Polis şefi Azeri’ydi ve benimle muhabbet etmeye çalışıyordu ama görevlinin ısrarıyla telefonumda resimlere baktı. Tam bir resim çekememiştim sadece başka bir polisin ayak kısmının resmi vardı. Onu sildi ve beni gönderdi. Arkadaşlarda reylerini kullandılar ve vukuatsız oradan ayrıldık.

Benderanzeli’den bu bölgenin meşhur Masuleh köyüne doğru yola koyulduk. Yolda Sağlı sollu ağaçların arasında gidiyoruz, manzara çok güzel, bizim doğu Karadeniz den farkı biraz düzlükler ve etrafta pirinç tarlaları çok. Fuma diye bir şehristana geldik ki burada da çay yetişiyor. Merkezde bir çay ocağına oturduk ve burada çay içerken etraftakiler ile sohbet etmeye başladık.

Bugün seçim günü olduğundan ekseri siyaset konuşuluyor. Etrafta hep demokratların- solcuların ( İran da özgürlükçü olanlara solcu deniyor) adayı Ruhaninin resimleri vardı, rejimin adayı olan Reis’inin resimleri çok azdı. Bizim konuştuklarımız hep Ruhanı’yı destekliyordu. Hiç mollaları destekleyen yoktu. Ben şaşırdım çünkü arkadaşım biraz tereddütlüydü. Ona bu manzaradan neden tereddüt ettiğini sordum. Neredeyse herkes sizin adayı destekliyor, o da dedi ki; % 30’luk devlette çalışan ve devletten beslenen bir grup var, birde devlet kişi başı 15-20 usd civarında yardım veriyor ailelere. Mollalar bunu üç kat artıracağını bir de her yıl bir milyon kişiye istihdam edeceklerini söylüyorlar, köylü kesimi kandırabilirler. Benim gördüğüm manzara şehirlerdeki manzara, köyler farklı olabilir.

Fuma şirin bir yer. İran’ın iç taraflarından buralara insanlar geliyor sık sık tatile. Oranın yerlileri de söyledi bizim arkadaşların memleketi olan Zencan’dan çok kişi orada yaşıyormuş. Tam kalktık giderken Zencanlı bir aile ile de karşılaştık. Amir beyin öğretmeni imiş. Gilan bölgesi tatillerde İranlıların sık sık ziyaret ettikleri yer. Şah döneminde hazar sahillerine gelirlerdi. Şimdi ise Türkiye gibi ülkeleri seçiyorlar.

Gilan bölgesinde dolaşırken Mirza Küçük Han’ın posterlerine rastladım. Belki daha çok vardı fakat seçim zamanı olduğundan diğer posterler arasında karışıp gitti. Fume – Şehristani yakınlarında gördüğüm kalpaklı, uzun sakallı ve uzun saçlıydı. Diğer posterlerden çok farklı. Arkadaşlar onun Çarlık Rusya’sının Gilan’ı işgal ettiği dönemde, Gilan ormanlarında direniş başlatmış bölgenin kahramanı olduğunu söylediler.

Bu seyahate gelmeden önce Gilan ile ilgili okuduğum malumatlardan biriside 1906 meşrutiyetini, halkın baskısıyla Şahın ilan etmesi ve sonra gelişen olayların kontrolden çıkmasıyla İngiltere ve Rusya 1907’de İran’ı işgal etti ve üç bölgeye ayırdılar. Gilan’ı da kapsayan kuzey bölgesi Çarlık Rusya ‘sına verilince bölgede milliyetçilik hareketleri başladı. Rusya’daki Ekim – 1917 ihtilalinin ardından Mirza Küçük Han Cengeli adında bir kişi devlete karşı ayaklanarak Gilan Sosyalist Cumhuriyetini kurdu (1920). Ancak Şubat 1921’de Sovyetler ile İran arasında imzalanan antlaşma ile Sovyetler İran’daki emellerinden vazgeçince İran ordusu Mirza Küçük Han üzerine yürüdü ve Ekim – 1921 de cengeli hareketine son verdi. Konu bizim buradaki seyahat yazısının dışında olmakla beraber, ilgimizi çeken bazı detaylardan dolayı birazda derinlemesine üzerinde çalışarak yazımıza eklemenin faydalı olacağı kanaatine vardık (Konu ile ilgili detay ekler kısmında).

Mirza Küçük Han

Daha önce Erdebil’de de karşılaştım insanlar fırınlarda yapılmış kocaman lavaşları iki elleriyle tutarak eve getiriyor. Lavaşlar çok büyük, ne büküyorlar nede bir şeyin içerisine koyuyorlar. Öyle ilginç bir görüntü arz ediyor. Arkadaşlar lavaşın hamurlaşmaması için bu şekilde taşındığını söylediler.

Dere boyunca ve ağaçların arasından Masuleh köyüne doğru yola koyulduk. Sanki Rize – Ayder yaylasına gidiyoruz, manzara çok benziyor. Gilan bölgesine gelenlerin ısrarla uğradığı bir yer bu köy, çok sıra dışı. Köy dağın yamacına kurulmuş ve eskiden kalma mimarı ısrarla korunuyor. Evlerin çatıları başka bir evin balkonu oluyor.  Burada bazı sokaklar sadece alışveriş için ayrılmış. Yerliler evlerini kiraya vermiş dükkâncılara. Bazı evleri de uzaktan gelenlere konaklama için kiralanıyor. Buranın yerlileri Taliş ama turist bölgesi olduğundan Azeri ve Gilakiler de var. Etrafta dolaşırken cami avlusunda bazı mezarlar vardı normal yürüyüş yolunda ve kapı eşiğinde. Arazi eğimli olduğundan sadece küçük bir düzlük cami avlusunda var ve ölüler buraya defnedilmiş. Artık yeni mezarlar başka bir yere konuyor ama on yıllık mezarlarda var burada. Ayakaltında mezarlık buralarda çok. Meşhet ’teki İmamı Rıza camini içerisinde yerlerde meşhur mollaların mezarları var insanlar üzerlerinde yürüyor.

Masule köyü, Gilan

Etrafta İran’dan gelen turistler olduğu gibi Alman, Japon ve Koreli turistlere de rastladık. Köyün bulunduğu dağdan güneye doğru iklim değişiyor. Dağın tepesinde sis var, iklimde buradan sonra değişiyor. Bizim Hamit Abi gençliğinde Zencan’dan buraya arkadaşlarıyla dört günde yürüyerek geldiklerini söyledi.

Masuleh köyünden ayrıldıktan sonra köyün Güney Doğusunda dağın zirvesindeki Rudhan kalesine doğru yola koyulduk. Kalenin etrafı sık ormanlarla kaplı. Rudhan Gilak dilinde sulu kale, suyun yanındaki kale demek. Kalenin bulunduğu dağın kenarından dere akıyor. Kale Sasaniler döneminde İslam ordularından korunmak için yapılmış. Daha sonra kale Selçuklular devrinde tahkim edilip kullanılmaya başlandı. Fakat Hasan Sabbah’ın daileri[17] tarafından Alamuta benzer ulaşılması çok zor kaleler gibi burasıda ele geçirilmiş ve Alamut kalesine bağlı bir kale olarak kalmıştır. Alamut kalesi 13. Asırda Moğollar tarafından ele geçirildi ama bu bölge genel itibari ile coğrafyası zor olduğundan tam ele geçirilemedi. Bölgenin dağlık ve sık ormanlık olması ve yol güzergâhlarının dışında olması istilaları zorlaştırıyor. Kale değişik dönemlerde yerel idarecilerin kontrolünde kaldı. Safeviler döneminde yine isyan merkezi oldu fakat bu dönmede Safevilerin kontrolüne geçti.

Gilan, Rudhan kalesi

Kaleye çok dik 945 merdivenle 1,5 saat lik çok zorlu bir yolculukla erişilebiliyor. Yaşlı insanlarda tırmanıyor ama hayatım da ki en sarp yere burada tırmandım. İran’da dağlara tırmanma çok meşhur. Benim tanıdığım insanların çoğu hafta sonlarında bulundukları bölgenin etrafındaki dağlara tırmanıyor. Buraya tırmanan insanların bir kısmı yaşlı bazılarının da ayağı sakattı ama bir şekilde zirveye tırmandılar. Muhtemelen bu dağcılık alışkanlıklarından olsa gerek. Yoksa bugünü kadar dolaştığım bölgelerde böylesine zor bir dağa bu kadar insanın tırmanışını ilk kez gördüm.

Rudhan Kalesi

Kaleye tırmanışa başlanılan yerde bambu ağacından sopalar satılıyor inerken baston niyetine kullanılsın diye. Aksı takdirde merdivenlerin, çok sık ve ormanlık bölge nemli olduğundan kayma riski yüksek. Kale sık ormanların arasından zirveye konmuş, bir bölümde askerleler diğer tarafında da bölgeyi yönetenin ailesi ile yaşayacağı bir bölüm var. Hassan Sabbah’ın El Buruz dağlarında böyle birçok kalesi vardı. Aynı kalelerden Suriye ve Huzistan bölgelerinde var. Demek oluyor ki diğer kalelerde böyle çıkanın iflahını kesiyor. Hasan Sabbah’ın ele geçirdiği kaleleri, devlet içinde devlet gibi 150 yıl yaşaması bu sebepten. Kaleler ancak kartalların yuvası olacak nitelikte. Esasen bu programımızda Alamut kalesinde uğramak vardı planımızda fakat Gilan bölgesini tam bitirmek daha akılcı geldi. Birde Alamuta tam gün ayırmak lazım.

Biz zirvede Rudhan kalesine vardığımızda kale kapıları kapanmak üzereydi, içerisinde fazla gezemedik. Ama zirvede kalenin içini seyrederken hissettiklerim okumayla, resimlerle anlaşılan cinsten değildi. Rudhan kalesinden iniş daha kolaydı ama düşme riski olduğundan, herkesin elinde girişte aldıkları bambu sopaları vardı. Yolun belli yerlerinde derme çatma yeme – içme yerleri ve basit alışveriş çadırları misafirlerin için dinlenme duraklarıydı.

Kaleden inince hava karamaya başlamıştı. Biz kaldığımız şehre doğru yola çıktık. Yol kenarlarında okulların etrafı kalabalıktı, rey verme işlemi bitmemişti. Bundan dolayı gece 24;00’a kadar işlem uzatıldı. Akşam 22;00 sularında kaldığımız şehir olan Benderanzeliye döndük. Yemek için şehrin meydanlarının birinde gece 02-03;00’ e kadar açık bir kebapçıya gittik. Etraf cıvıl, cıvıl idi. Amir bey ikide bir haberlere bakıyordu. BBC kaynaklı haberlere göre yaklaşık reylerin % 60’ını onlarında tuttuğu aday almıştı ama o hala tedirgindi, mollalara güven olmaz son anda bir sürpriz yapabilirler, devlet ellerinde diyordu.  Çok acıktığımızdan epeyce kebap yedik. Bulunduğumuz şehir normalde Gilakilerin yaşadığı şehir olup, liman şehri olduğundan Talişler ve Azeri Türkleri de var. Yemek yediğimiz kebapçıda Azeri Türküydü, bizimle Türkçe konuşuyorlardı.  Sanırım gece yarısı olmuştu ki bizde kaldığımız eve geldik. Evde oturmadan sahile gittik. Biraz yürüdükten sonra tekrar eve döndük. Hamit abi ile biz yattık ama Amir Bey seçim sonuçlarını merak ediyordu. 04;00’a kadar oda bekledi ama sonuçlar açıklanmadı. Mollaların adayının daha sonuçlar açıklanmadan itirazı vardı, seçimde hile yapıldı diye lakin Sabah saat 09;00 da seçim kurulu başkanı açıkladı hile yok itiraz reddedildi diye. Neyse ki sonradan Sonuçlar açıklandı, Ruhani %57, rejimin adayı %38 ve kalan kısım diğer iki parti arasında bölüşüldü.

Gilan bölgesindeki çay bahçeleri ve yöresel kıyafetler.

20.05.2017 deki programımız Lahican ile başladı. Bizde Rize ne ise çay için, İran’da’ da Lahican öyle, hatta bir çay müzesi bile var. Çok güzel bir yer, dağın yamacından ovaya doğru kurulmuş esas ürünü çay olmakla birlikte Gilan bölgesinin genel ürünü olan pirinç burada da var.

Gilan bölgesindeki çay bahçeleri ve yöresel kıyafetler.

Benim için buranın önemi çok, kitaplarda çok sık karşıma çıkar. Tasavvuf tarihinde Horasan bölgesi nasıl önemli ise tarikatların oluşum döneminde de Gilan bölgesi öyle önemli.  Tarikatların en önemlilerinden Kadiri tarikatının kurucusu Abdul Kadir Geylani Gilanlı dır. 18 yaşlarında Bağdat’a gidiyor. Lahican da metfun bulunan İbrahim Zahit Geylani’den birçok önemli tarikat türemiştir. Kendi döneminde Zahidiye tarikatı tam ekolleşmese bile damadı olan Safiyyüddin Erdebil’i vasıtasıyla Safeviye tarikatı kuruluyor. Şah İsmail’in kurduğu Safevi devleti ismini buradan alıyor. Safevi Tarikatından Anadolu’daki, Bayramiye, Melamiye, Celvetiye, Ruşeniye ve Mısriyye ayrıca ismi daha az duyulan tarikatlar silsilesi doğmuştur.  Zahidiyenin diğer bir kolunu oluşturan ve Ömer Lahicani tarafından kurulan Halveti’ye tarikatı belki de dünyada en yaygın olan tarikattır. Orta doğudan Anadolu’ya ve Kuzey Afrika’ya, diğer taraftan Hindistan’dan Doğu Asya’ya kadar yaygınlaşmıştır.  Lahican’ı önemli kılan diğer bir konu ise, Şah İsmail’in çocukluğunu burada saklanarak geçirdiği ve daha sonra 13-14 yaşlarına gelince Türkmen kabilelerinin desteğiyle ortaya çıkıyor. Dolayısı ile esas eğitimini Lahican’da alıyor.

Lahican da Zahit İbrahim Geylani’nin türbesini soruşturduk, Zahit mahallesine giderken buranın meşhur şeytan dağının yanından geçtik fakat biz ilgilenmedik. Aklımızda meşhur türbe vardı. Türbe, dağın eteğinde kurulmuş şirin bir yer. Dağ ormanlarla kaplı. Dağın eteklerinden yüksekçe bir yerde şehre hâkim bir yerde türbeyi bulduk. 13. Yüzyılda yapılan bina Şah İsmail döneminde 16. Asırda yeniden yapılmış ve çok güzel mimarisi olan bugünkü bina ortaya çıkmış. Binanın çatısı çok güzel, normalde yapılan yuvarlak kubbeli çatı mimari yerine ucu sivri kademeli piramit çatı yapılmış. Türbenin sırtı ormanlık dağa yaslanmış ama ön tarafı yeşil Lahican ovasına bakıyor. Türbenin içinde ayrıca iki adet mezar daha var ki birisi aynı dönemde yaşamış ve şeyhe muhabbeti olan bir seyit, diğerinin ise Timur’un kızı olduğu söyleniyor ama sadece şifahi bir bilgi.

Lahican’daki Seyh Zahid İbrahim Geylani türbesi

Türbeyi bekleyen bir bekçi vardı bizimle çok ilgilendi hatta bir gün öncesinden kalma çaydan ikram etti ve buranın çayının şok iyi olduğunu söyledi. Bize bazı malumatlar da verdi. Oradaki isimsiz mezarın Timur’un kızı olduğunu da ondan duyduk. Birde bize bir resim gönderdi eski Pakistan başbakanlarından Yusuf Ziya Gilani, eski dönemlerde bu bölgeden Pakistan’a göçmüş bir ailenin oğlu. O da türbeyi ziyaret etmiş ve orada resim çektirmiş. Bizde video ve resimler çektik. İşin doğrusu keyfimiz yerindeydi. Beklediğimden daha ötesi bir yer bulduk.

Ramser, Mazenderan

Normalde Lahican’dan sonra Reşt’e dönüp günün kalan kısmını orada geçirecektik. Reştli’lerle ilgili çok şeyler anlatmıştı bana Amir Bey; halkının tembel olduğunu, günlük yaşadığını, yarına parası olmasa bile giyecekleri şeye çok para harcadıklarını, ezcümle yaşadıkları günden gam almaya baktıklarını bu özellikleri ile İran’ın en tipik bölgesi olduğunu anlatırdı. Hatta büyük bir şehir olduğu halde oraya mal satmaya çekindiğini söyledi. Keyiflerine düşkün kalender meşrep insan portresi çizdi. Bununla beraber gelmişken az ileride Mazenderan’ın batı ucundaki Ramser’e ve Çeboksar’a gitmeye karar verdik. Her iki şehrinde değişik manzaralarına İran’ı tanıtan site ve broşürlerde rastlıyordum. Buralarda tarıma tamamen pirinç hâkim ama Mazenderan bölgesi İran’ın aynı zamanda narenciye bölgesi de. Burada dağlar çok yüksek değil ama yine ormanlarla kaplı. Ramser sahil şehri. Benderanzelide rastladığımız yolda ellerinde pankartlarla ev kiralayan simsarlar burada da vardı. Şehri

Dolaştık hatta köy yollarına bile çıktık. Gelirken teleferik görmüştük, şehre hâkim en yüksek tepeye çıkıyor. Biz de orada durduk ve teleferikle tepeye çıktık. Tepenin etrafı ağaçlıklarla kaplı olduğundan az bir yerden şehrin belirli bir bölgesi gözüküyor. Tepenin etrafında günü geçirmek için yürüyüş yolları ve bazı aksiyonlarda vardı. Akşama doğru hava bozmaya başlayınca bizde tepeden indik ve günüz yapacağımız programı akşama yapmak ümidiyle Reşt’e doğru yola çıktık.

Dönüş yolunda Amir Bey dün geceden uykusuz olduğundan arabayı Hamit abi kulandı. Heyhat! “ Cin şişeden çıktı”. Sessiz sakin adam direksiyon başına geçince birden değişti. Karşımızda sanki İstanbul’daki yeni yetme minibüs şoförlerinden birisi var. Bir eli korna üzerinde sürekli basıyor yol açmaya çalışıyor. Sanki sol şerit hazrete tahsis edilmiş. Biraz sert kullandığı türden şeyler söyleyince, o da Amir beyin yavaş kullanmasından şikâyetçi oldu, şimdi o kullansa bir saat geç giderdik. Daha sonra Amir Bey dedi ki, Hamit abi iyi şofördür ama çok sert araba kullanır. Onun arabasıyla bir yere gitsek bile arabayı ben kullanırım.

Akşama doğru Reşt’e vardık. İranlı arkadaşlar şehirde seçim kutlamalarından dolayı çok kalabalık olacağını söylediler, ama yine de gittik. Benim tahminimden daha büyük bir şehirdi. Arabayı pazarda bir otoparka çekip, yayan dolaşmaya başladık. Başka bir bölgeye gitmek için taksiye bindik. Taksici Gilaki idi ve ona Taliş dili ile kendi dilleri arasındaki farkı sordum, o da Taliş dilinin kendisini koruduğunu kendi dillerine ise çok Farsça kelime girdiğini belirtti. Yollar çok kalabalıktı insanlar seçim galibiyetini kutluyorlardı bizdeki maç kutlamaları gibi. Şehirde pek umduğumuzu bulamadık. Aslında ben oradan yöresel kitaplar bulurum diye düşünmüştüm ama akşam vaktiydi. Normalde burada halkla sohbet etme planımız vardı ama seçim kutlamaları planımızı bozdu. Vakit geç olunca arabamızın oraya dönmek için yürüyerek kalabalığın olduğu yerden çıktıktan sonra taksiye bindik. Yaklaşık gece yarısı Benderanzeli’ye geldik ve geçen akşam yemek yediğimiz Azerilerin kebap yaptığı yere geldik geç vakitte olsa yemeğimizi yedikten sonra saat 01;00 sularında evimize döndük.

21.05.2017 sabahı eşyalarımızı hazırladık ve evden ayrıldık. Bugün son günümüz idi. Burada balıkçıların bulunduğu yere gidip orada kahvaltı yapalım dedik. Giderken de balık tezgâhlarına baktık. Balık mevsimi değildi fakat kaçak da olsa tutulan bazı balıklar vardı. Birde tezgâhlar da tuzlanmış ve tütsülenmiş balıklar çoktu. Burada pirinç ne kadar önemliyse balıkçılıkta bir o kadar önemli. Gilan bölgesiyle ilgili okuduğum yazılarda hep Hazar’ın meşhur “ mersin ” balığından bahsediliyor. Burada ona uzun burunlu ve havyarlı balık deniyor. Yeni avlanmış mersin balıkları gördük ki içleri boşaltılmış havyarları alınmış başları koparılmış tezgâhlarda duruyor. Arkadaşlar bu balığın meşhur ve hazar için önemli olduğunu lezzetli olduğunu fakat “ azade “ balığının daha leziz ve en çok sevilen balık olduğunu söylediler.

Balıkçıların kahvesini gittik orada kahvaltı yapmak için,  İran da kahvaltıda lobiya (bir tür kuru fasulye) yemek meşhurmuş bize de onu getirdiler, yanında biraz peynir ve zeytin. Lobiya bana yabancı değildi o tür kuru fasulyeyi çocukken evde yaparlardı. Birde pazarlarda taze fasulye satarken bazıları ona lobiya derdi, özellikle Rize tarafında. Etrafta emekli bir sürü balıkçı vardı. Bizim yabancı olduğumuzu görenler Bakü’den mi geldiğimizi sordular. Gilan’ın başka bölgelerinde de aynı soruyu sordular. Çünkü Bakü buraya yakın aynı coğrafya, gidip gelme çok oluyor. Birde burada yaşayanların dedeleri Bakü de petrol çıkarma işlerinde çok uzun süre çalışmışlar. Bolşevik ihtilalinden sonra oradan geri göndermişler onları. Hatta yolda kalpaklı bir yaşlı gördük onun o dönemden kaldığını ve Rus kalpağı hala kullandığını söylediler. Kahvaltı yaparken kahvenin önünde poşette bakla vardı oradaki emekli balıkçılar imece usulüyle onu ayıklamaya başladılar. Buradaki atmosfer çok iyi idi. Esasen son gün olmazsa burada biraz daha vakit geçirebilirdim. Liman kenti olduğundan gelen giden fazla.

Benderanzeli’de balık pazarı. Mersin balığı (en sağda).

Pazardan ayrılıp kitap bakmaya gittik. Çarşıdaki bir kitapçıya girdik, kitapçı yaşlı birisi, gelmiş geçirmiş muhabbetli bir amca. Oda bize Bakülümü olduğumuzu sordu, İstanbul dan geldiğimizi öğrenince kendi dedelerinin de seyyah olduğunu söyledi ve benimle Türkçe konuşmaya çalıştı. Atalarının Anadolu’dan Irak’a oradan İran – Gilan’a hayvanlarını sürerek getirdiğini söyledi. Burada dedesinin Ruslarla savaştığını ve Ruslar tarafından boğazının kesildiğini el işaretiyle gösterdi. Benimde kibarlık olsun diye yüzümde bir üzülme mimikleri oluştu, ne çekiniyorsun dedi biz Türk’üz keseriz de kesiliriz de. Amcanın muhabbeti iyi ama bizim programımız henüz bitmemişti. Oradan ayrıldık ve son durağımız olan Astaraya yola çıktık.

Bandreranzeli’den ayrılırken yolda farklı bir afiş gördüm demokratlar – solcuların adayı Ruhaninin siyah sarıklı bir mollayla resmi vardı. Burada mollalar beyaz sarıklı, eğer seyit ise siyah sarıklı. Belli ki resimdeki önemli birisi. Arkadaşlar onun Humeyni’nin torunu Hasan Humeyni olduğunu söylediler. Onunda rejim mollaları ile arası yok. Oda ruhaniyi destekliyor. İkisinin bir arada resmini çekmek istedim, arkadaşlar dediler ki biz sana yollarız. Daha sonra Hasan Humeyni’nin hem Ruhani ile hem de rejime muhalif olan mollalarla resimlerini gönderdiler. Bu bilgiler bende mollalara karşı yeni bir bakış açısı kazandırdı. Önceden beri şunu biliyordum ki mollalar tek tip değil ama devrimin en önemli kilometre taşlarının da mevcut rejimle ters düşmesinden dolayı bu konuyu yeniden bu bilgiler ışığanda değerlendirmem gerekti. Arkadaşlar Hasan Humeyni’nin babası yani Humeyni’nin oğlu Ahmet Humeyni’nin fikirlerinin rejimle uyuşmadığından onu öldürmüş olabileceklerini söylediler ama delilleri yok. Bununla beraber şu belli ki Humeyni ailesinin bugün ki temsilcisi rejime muhalif olan insanlarla beraber hareket ediyor. Arkadaşların gönderdiği fotoğrafta bugün hapiste olan rejim muhalifinden tutun, ev hapsinde olan başka muhalife kadar hepsiyle resimlerini gönderdiler. Birde Rafsancani faktörü var geçenlerde vefat etti eski, cumhurbaşkanlarından. Rejim onun adaylığını kabul etmemişti; onun için ticari zekâsı sayesinde İran’ı savaş sonrası radikalizme kaymasını önlediğini ve İran’da ticaretin gelişmesinde çok katkısı olduğu söylenir. Onunda muhaliflerle resimleri var. Bizim arkadaşlara söyledim İran’da en çok sevilen politikacı kim? Onlarda Hatemi dediler, Hatemi’de molla ve seyit idi. Bir dönem cumhurbaşkanlığı da yaptı, normalde muhalefetin lideri o kabul ediliyor. Kendisine sekiz seneden beri, televizyonlarda konuşma, gazetelere röportaj verme türü yasaklamalar getirilmiş.

Muhalif mollalar; ……,Hasan Humeyni,  Ruhani ve Rafsancani

Buradan şunu anlıyoruz ki İran siyasetinin en ciddi muhalefet kanadını da mollalar oluşturuyor ve halk ta onları seviyor. Daha önce görüştüğüm mollalardan biriside bugün ki dini lider Hamaney’in seçilmesini eleştirmiş onun müktesebatı o makama uygun değil demişti. Bugün İran’da Muhaliflerin adayı cumhurbaşkanı fakat orada birçok şey rejimi elinde tutanlara bağlı. Meseleyi basitleştirerek anlatmaya çalışırsak; cumhurbaşkanı şirkette en üst düzey yönetici veya “ceo”. Şirketin sahibi rejimi elinde tutanlar. Önceden bu durumu anlayamamıştım ve arkadaşım Amir Beye sormuştum rejim kimin elinde, devrim muhafızların mı yoksa mollaların mı, o da her ikisi de birbirini destekliyor birbirine bağlılar demişti. Yani, yumurtamı tavuktan çıkıyor, tavuk mu yumurtadan belli değil. Bugünkü kısıtlı bilgiler ışığında şunu söyleyebilirim ki, İran rejimi devrim muhafızlarının elinde, dini lider ise onların kontrolünde seçiliyor. Bu konuda daha fazla bilgiye ihtiyaç var. Zamanı gelince de İran’ın iç dinamiklerinin tanınması açısından hangi molla adlı bir makale yazmayı düşünüyorum. Sık sık İran hakkında konuşulurken Hangi İran şerhini koyardım. Artık o şerhe hangi molla da eklenecek.

Hatemi, Rafsancani ve Hasan Humeyni

Astara, Benderanzeli’den yaklaşık 180 km’lik mesafe. Yolumuzun üstünde deniz kenarında ve ekseriyeti Talişlerin yaşadığı Taliş isimli küçük bir şehristani de bir manava uğradık. Esasen niyetim Talişçe konuşan birisiyle karşılaşmak. Manav Taliş idi ama Türkçede konuşabiliyordu. Arkadaşı biraz Talişçe konuşturduk fakat aksanını anlayamadım. Belki de daha uzun süre kalıp kulak aşinalığı gerekli.

Astara tam Azerbaycan sınırı, oraya mallar gümrüksüz geliyor, tabi küçük motorlarla kaçak içki türü şeylerde geliyor. Burası ticaretle geçinen şehir, çok büyük pazarı var. Halkla kaynaşma için bir çay ocağına gittik ve sohbet ettik. Oradan ayrılınca birisi peşimizden geldi ve arkadaşlara votka, viski var dedi ve telefonunu verdi. Biz sahile gittik, 180 km ötedeki şehirdeki sahil gibi çok geniş ve uzun plajı burada da vardı. Bizim Gilan bölgesindeki dördüncü günümüz, hava pekiyi olmadı, gerçi haziran itibari ile sıcaklıklar başlayacağını söylüyorlar.  Plaja gittik dolaştık dönüşte de dört gündür et yiyoruz bari burada farklı bir şey tadalım dedik. Esnafa sorduk nerede Mersin balığı yapılıyor diye, bir yer söylediler, oraya gittik fakat orası da yapmıyormuş. Bir balıkçıya sorduk oda bize dün avlayıp buzluğa koyduğum balıklardan vereyim size derisini soyup terbiye ederim dedi bizde kabul ettik. Bu balıklar havyarlı balık olduklarından avlandıklarında havyarları çıkarılıp başları kesilip temizlenerek satılıyor. Benderanzeli’de gördüğüm mersin balıkları da öyle idi. Arkadaş tarttı balığı temizlenmiş haliyle 1,7 kg geldi. 120 TL/kg’a verdi onu, biraz pahalı ama ne yapalım her zaman yiyecek değiliz ya. Üç adet soğan aldırdı ve soğanla balığı tuz dökerek karıştırdı. Başka bir şey daha döktü üzerlerine ve bize verdi onun. Bizde Azerbaycan sınırından yukarı doğru “ hayran geçidi “ne tırmanmaya başladık. Burası Erdebil ile Astara’yı birbirine bağlayan geçit. Bizim Zigana geçidi gibi, deniz tarafı yeşillik diğer tarafı kuru. Geçidin zirvesinde çise ve sis vardı. Zigana geçidinden de ne kadar geçtiysem çoğunlukta orası da öyleydi.   Zirveye yakın bir yerde lokanta vardı orada balıkları pişirdik. Mersin balığının eti çok yumuşak ve lezizdi, sanırım uzun süreden beri böyle lezzetli balık yememiştim. Hepsini bitiremedik ama az bir kısmı kaldı.

Hayran geçidinin zirvesinden ayrıldıktan sonra arkadaşlar beni Tebriz’e havalimanına getirdiler ki Saat 21;30 sularıydı uçağın kalkış zamanı 03,15 idi fakat vakit erken geçti. Bilgisayarım yanımdaydı ve seyahat boyunca yaşadıklarımı yazmaya başladım. Arkadaşlarda memleketleri olan Zencan’a gittiler.

29.05.2017, İstanbul

Nazmi Emin

 

 

Ekler;

Mirza Küçük Han ve Cengeli Hareketi

Gilan bölgesinde dolaşırken Mirza Küçük Han’ın posterlerine rastladım. Belki daha çok vardı fakat seçim zamanı olduğundan diğer posterler arasında karışıp gitti. Fume Şehristani yakınlarında gördüğüm kalpaklı, uzun sakallı ve uzun saçlıydı. Diğer posterlerden çok farklıydı. Arkadaşlar onun Çarlık Rusya’sının Gilan’ı işgal ettiği dönemde, Gilan ormanlarında direniş başlatmış bölgenin kahramanı olduğunu söylediler.

1’inci Dünya savaşı devam ederken Rusya’da ihtilalin olması bazı mağdur milletler açısında yeni bir kurtuluş kapısıydı. Orta Asya bölgesindeki liderler Bolşevik ihtilali ile özgürlüklerini kazanmak için Sovyet Rejiminin bir parçası olmak istiyorlardı. Burada Sovyet kelimesinin Rusçadaki manası; “ hem tavsiye; hem de meclis, kurul, komite ve şura anlamlarını kapsar”. Sovyetler Birliği ise; tüm bu yerel şuraların birliği anlamına gelmektedir (yani meclisler birliği ya da birleşmiş meclisler ).

Bolşevik İhtilalin ilk dönemlerinde Lenin ve Troçki’nin; “Her millet kendi mukadderatını kendi elinde tutmalıdır ” Sözleri o dönemdeki Çarlık Rusya’sının işgali altındaki milletler için can simidi idi. Bolşevik yönetime olan yakınlığını “yüreğimin üzerine büyük bir ağırlıkla yüklenen milletimin sevgisi yüzünden Bolşevizm’e geldim” sözleri ile Sultan Galiyev[18], o günkü manzarayı anlamamızda yardımcı olur.

Bolşevik ihtilali Türkiye içinde önemli sonuçlar doğurmuştur. Doğu ve Karedeniz bölgesini İşgal etmiş en güçlü komşumuz ve düşmanımız bir anda geri çekiliyor, daha sonraki süreçte de bize malzeme ve silah yardımı yapıyor. İşte bu İran açısından da böyle olabilirdi.

Çarlık Rusya kuzeyde Gilan bölgesini işgal edince Gilan ormanlarında Milliyetçi direniş hareketleri başladı.  Direniş ismini, Farsça sık orman manasına gelen  “ Cengel “ den aldı.

İran’da Kanla bastırılmış Meşrutiyet hareketinden sonra pek çok Meşrutiyet savunucusu İranlı’da Gilan’a sığınacaktır. Niyetleri Şah’ın idamlarından kurtularak, son nefeslerine kadar işgal kuvvetlerine karşı savaşmaya devam etmek.  Meşrutiyetçi İranlıların içinde, Reşt 1880 doğumlu genç bir adam da yer alır. Mirza Küçük Han adındaki bu genç direnişçinin ilk gençlik yıllarında, özellikle Kafkaslar üzerinden gelen fikir akımlarıyla, İran Meşrutiyeti düşüncesinde yeni anlayışlar gelişmeye başlar.

Cengeli hareketine İran merkezi yönetimden kaçan Marksist eğilimli insanlarda katılır. Ama bölgedeki hareketin çoğunluğu küçük toprak sahiplerinden oluşmaktaydı.  Medrese eğitimi almış ve toprak sahibi olan Mirza Küçük Han kendi bölgesinde başlayan bu direnişin lideri olur.

Cengeli hareketinin lideri olan Mirza Küçük Han, hemen hemen hareketin etkili olduğu dönemlerde İstanbul Sefiri olan Han Melik Sasani’nin de eski dostu imiş. Prof Dr. Mehmet Kanar’ın çevirisi ile dilimize kazandırılan, Han Melik Sasani’nin anılarında, Mirza Küçük Han’ın gençlik yıllarında boyunduruk altında yaşamaktan duyduğu azaba tanıklık etmiş ve etraflıca anlatmıştır.

1917 Rus Devrimi sonrası birçok gönüllü Cengeli Hareketi’ne katılır. Bunların umudu Çarlık Rusya’sını askerî manada geri çekilmeye zorlamaktır. Rus güçlerinin geçici geri çekilmesi ile birlikte Britanya kuzeydeki ana güç hâline gelir. Rusya’daki devrimin cesaret verdiği Marksistler sürece daha fazla katılırlar, hatta daha iyi bir örgütlenme gerçekleştirirler. Cengeli Hareketi ile işbirliği kurmalarındaki ana faktör Marksistlerin Britanya ve İran merkezî hükümetine karşı hoşnutsuzluğu.

İttihat ve terakkinin Osmanlıyı ayakta tutmak için diğer Müslüman bölgelerde Empereyal güçlere karşı yerli isyancılara destek verme anlayışından dolayı Teşkilat-ı Mahsusanın, ittihadı İslam politikası gereği, Cengelî Hareketi’ni desteklemiş olması pek muhtemeldir. Bu konu Türkçe kaynaklarda yer almamış olsa da İran kaynaklarında yer almıştır.

Osmanlı-Rus harbinde Rus ordularına karşı uzun süre savaşmış olan Hüseyin Efendi, İstanbul’dan İran’ın Gilan bölgesine doğru yola çıktığında, çok önemli bir vazifenin sorumluluğu üzerinde taşıyordu. Zira yanında Cengelî gerillalarına iletilmek üzere hazırlanmış, önemli bir hediye vardı. Cengelî önderi Mirza Küçük Han’a dua ile teslim edilmek üzere yola çıkan hediye, bizzat Enver Paşa’nın talimatı ile hazırlanmıştı ve beş parçadan oluşmakta idi.

* Silâh ve mühimmat bakımından yetersiz olan Cengeli gerillaları için 300 adet tüfek;

* Bol miktarda mermi;

* Bir koltuk saati;

* Bir adet Kur’an-ı Kerim;

* Altın ve mücevher süslü bir kılıç ki; kılıcın üzerinde “İran mücahitleri Mirza Han’a hediye olunur ’’ sözleri işlenmiş idi. (Serdar-ı Cengel – Mirza Küçük, İbrahim Fahkrayi, Yıl;1956; 9. Baskı. Farsça tercümeler; Murat Sürmen.)

Mirza Küçük Han’ın İslami kültürel inançları, İranlı Marksistlerle ve Sovyetlerle mevcut güçleri birleştirme politikasına mani değildir. Ona göre ülkede kimsenin hoş karşılamadığı işgalci güç Britanya’yı yenmek veya zayıflatmak daha önemlidir. Mirza Küçük Han Sovyetlerle neden işbirliği kurduğunu şu şekilde izah etmektedir: “Rusya’da Çar hükümetinin devrilmesinden ve Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra İranlı devrimciler ağırlıklı olarak Rus sosyalistlerinin dostane dayanışmalarına bel bağladılar. Hepimizin tek düşü Çar Rusya’sından sonra en kötü düşmandan, yani Britanya’dan kurtulmaktı.

Örgütlü politik-askerî güç olarak Marksistlerle Müslümanlar arasında kurulan ilk işbirliği budur. Gerçi Proto sosyalizm olarak bilinen Mazdek’in fikirleri 6. Asırda İran’da zuhur etmiştir. İran coğrafyasının bu tür fikirlere yabancı olmasa gerek. 1920 de “Sosyalist Gilan Cumhuriyeti” olarak kurulan bu hareket Kızıl Ordu’nun desteği ve 1.500 cengeli gerillası ile bağımsızlığını ilân etti ancak kurdukları cumhuriyet 1-2 yıl devam edebildi.

1921 de Albay Rıza Han (1925’de Pehlevi hanedanlığını kuran Şah Rıza Pehlevi )  İran’da darbe yapar. Darbe hükümeti, Sovyet yönetiminin sempatisini kazanmak için ilk olarak 1919 senesinde imzalanan İran-İngiliz anlaşmasını iptal eder. Darbenin mimarı Albay Rıza Han’ın Bolşevik Rusya ve İngiltere arasında süregelen ikili tutumu, Cengelî savaşçılarını bekleyen sonun kaçınılmaz olduğunu gösterir.

Cengeli hareketinden desteğini çeken Bolşevik Rusya, yeni kurulmuş ihtilalci İran yönetimiyle cengeli savaşçılarını yalnız bırakır. Çatışmalar 23 Ekim 1921’ye dek devam eder. Mirza Küçük Han küçük bir destekçi grubu ile orduya karşı artık direnemeyeceğini anlar. Hükümet güçlerinden kaçan Mirza Küçük Han Gilan dağlarında donarak ölür. Cesedi bulunur, başı kesilerek, Gilan Cumhuriyeti’nin sona erdiğinin bir ispatı olarak Tahran’a getirilir. Cengeli hareketinin her iki grubundaki önemli liderlerin ölümü koalisyonun dağılmasına ve İran’daki ilk sosyalist-Müslüman hareketin aniden bitmesine neden olur. Birbirinden farklı iki düşünce okulu arasındaki bu fikrî yakınlaşma 1979 Devriminde tekrar karşımıza çıkar.

02.06.2017, İstanbul

Nazmi Emin

                                       Tasavvuf ve Onun Geliştiği, Yazıldığı ve Yasaklandığı Ülke; İran

Tasavvufun temelinde İslami züht hareketi vardır. Mistik tecrübe olarak çevre kültürler olan Hint ve Hristiyan mistizmiyle ortak özellikleri olmakla birlikte, Kaynak ve hedefleri farklıdır. Tasavvufun karakteristiği olan fena filah’ın (Allah’ta fani olma) karşılığı olan Hint mistizmi’ndeki Nirvana ve Moska tam örtüşmez. “Ferdiyetin âlem de yok edilmesi olan Nirvana, Hint mistizmi’nin esasıdır. Sufi de ki fena ise çok başkadır. Sufi için fena, vasıtadır gaye değil. Fena ile temizlenmiş nefis, İnsanlara hizmet ve hayatın çileleri için geri dönmek zorundadır. Şerde pasifize yetmez, hayırda aktivite lazım. İmamı Rabbaninin İfadesiyle “ sufinin urucu ve nüzulü birbiriyle orantılıdır”. Yani ruhi âlem ’de nedenli yükselirse, İnsanlık âlemine dalışı o denli derin olacaktır”. (Y.Nuri Öztürk- Tasavvufun ruhu ve Tarikatlar).

Züht hareketi ekseri Hicaz dışındakiler tarafından geliştirildi. Mevcut otoriteyle sıkıntılı olanların ekserisi Arap dışı unsurlardan oluşuyordu. Buna Emeviler’in Arap milliyetçiliği ve İnsanlardan ziyade toprak fethine önem vermesinin de etkisi ile O dönemlerde bütün ilimlerde mevali (Arap olmayan Müslümanlar) hâkimiyeti vardı. Züht hareketi 9. Asırdan sonra çevre unsurlarla teması sonucu şekillenmeye başladı. Dikkat edilirse Haris el Muhasibi (öl. 857), Beyazıt-ı Bistami (öl.857),  Zinnun el Mısri (öl. 859), Seri es Sakati (öl. 848), Cüneyt-i Bağdadi (öl. 9109), Hallacı Mansur (öl.922) gibi ilk sufi büyüklerin hiçbirisi Hicazdan değil. Çoğu İranlı veya oradan Bağdat’a ve Basra’ya göçmüş.

İlk dönem itibarıyla sufilerin ulema tarafından kabulü kolay olmamıştır. Onlar zındık ve mülhit olarak itham edilmiş, baskılara maruz bırakılıp mahkûm veya işkencelerle idam edilmiştir. Tasavvufun en önemli bilgi kaynaklarından olan “ Keşf ”[19]  ulema tarafında ilim olarak kabul edilmedi. 11. Asırda yaşamış Tus- İranlı büyük âlim ve sufi İmamı Gazali’nin yazdığı, bugün dahi bütün dünyada hüsnü kabul görmüş İhya-ı Ulüm-id Din de fıkıh, kelam ve tasavvuf mezcediliyor. Tasavvuf, bundan sonra ancak ulemaca ilim olarak kabul görmeye başlıyor. Bugün kütüphanedeki İslami eserlerin yarıdan fazlası tasavvufa aittir.

Tasavvuf da, Bağdat ekolü ve Horasan (Nişabur) ekolü vardır ki; Bağdat ekolü, züht ve korkuyu, Horasan ekolü ise aşk ve cezbe -sekr’i[20] esas almıştır. Horasan ekolü aynı zamanda melameti diye de adlandırılır. Kalenderilik denilen ve hetorodoks[21] yapı içerisinde zikredilen sistem melameti den zuhur etmiştir. Bu yapı konargöçerler de daha çok etkili olmuştur. Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında erken dönemlerde etkili olan ekol Horasan ekolüdür.

Bağdat ve Basra sonradan kurulmuştur. Bu bölge İslam öncesi İran’ın bir parçasıydı. Bugünkü Bağdat yakınlarında kurulmuş olan Ktesifon ( Araplar oraya Medain der) hem Partlar’ın (Sasanilerden önceki İranlı bir hanedan ve devlet) hem de Sasanilerin başkentiydi. Yani İran’ın bir parçasıydı. O bölge daha öncesinde ise Mezopotamya diye adlandırılırdı. Sümer, Akat, Babil ve Asurluların da yurduydu.

İran tasavvufa meyilli ülke olmanın ötesinde, adeta üreten ve geliştiren konumundadır. Ülkenin tarihi ve sanat gelenekleri, onu mistik düşünceye bağlı olmaya sevk etmiştir. Sadece kalemiyle değil ruhi tecrübeleriyle de faal olan sufi-yazar-şair yetiştiren memba ülkedir. İlk tasavvuf yazarları, tabakatcılar (biyografi yazarları) ve ilk tezkireciler (evliya menkıbeleri) hep bu memba ülkenin ürünüdür. Tasavvufla ilgili hangi eserlere bakarsanız bakın hemen şu isimleri göreceksiniz; Kuşeyri, Sulemi, Hücviri, Ebu Nuaym İsfehani, Kaşani, Ferdüddin Attar, Ebul Hafs Suhreverdi, Abdurahman Cami gibi müellifler ’in yazdığı eserler kaynak eser hüviyetindedir.

Tasavvufun ilk kaynakları Arapça kaleme alınmış, daha sonra Ebu Said-i Ebu-l Hayr, Hucviri, Baba Tahir-i Üryan, Senai, Feridüddin Attar, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Şebüsteri, Fahrettin-i İraki ve Molla Cami gibi müelliflerin bir kısmı eserlerini Farsça kaleme almalarıyla, bu dilde tasavvuf dili haline gelmiştir. Bugün dahi kullandığımız, şeyh, pir, dergâh, derviş, hangah ve çile gibi tasavvufi terimler Farsçadır.

Abdülbaki Gölpınarlı Tasavvuf isimli eserinde, Şii İmamlarının sufiler hakkında görüşlerini söyle izah eder; Şii İmamlar sufiliği eleştirmiş ve küfürle itham etmiştir. Bu İmamların hadis kitaplarına bakıldığında, sufiler aleyhinde İmamlar tarafından söylenmiş sözlerle doludur. Bu meselede tafsilat için zikredilen kitaba bakılabilir. Burada şu hatıra gelebilir ki, hemen hemen bütün tarikatların silsilesi Hz. Ali’ye ulaşırken, imamların Sözeri ve Şia’nın tasavvufu yasaklaması nasıl telif edilir. Evelen Tarikatlardaki Aliye ulaşan silsile genel Aleviliği kapsar ki, Ali muhabbeti ve sevgisi üzerine kurulmuştur. Bu meselede Sünni Şii farklı değil. Ama İmamiye Şia’sı ise Aleviliğin politik mezhebidir ki, sanırım farklılık buradadır.

Şiiliğin İran da çoğunluk mezhebi haline gelmesini sağlayan Safevi hanedanının kökleri Erdebil’deki tasavvuf ehline dayanır. Buna rağmen İran da tasavvufi gruplar marjinal bir konumda olmuş ve zaman zaman Şii İran için tehlike arz etmiştir. Şii âlimler kendilerini on ikinci imamın umumi vekili ve toplumun dini kimliğinin muhafızı olarak gördüğünden, Safeviler’den bu yana Ulema ile tarikat ehli arasında karşılıklı bir husumet olagelmiştir. İran da bir âlimin bir tasavvufa intisap etmesi hayal bile edilemez. İran da aktif olan en önemli tasavvufi grup 14. Yüzyılda kurulan ve kısa bir süre sonra Şiiliği benimseyen Nimetullahiye tarikatıdır. Günümüzde halen aktif olan bir diğer tarıkat da, Kübreviye’nin şii yorumu olan ve varlığını Nimetullahiye den daha istikrarlı sürdürebilin Zehebiyedir.

İran da ulema, tasavvufa karşı “batını bilgi” anlamına gelen irfan disiplinini savunur. Diğer dini ilimlerde olduğu gibi, bu disiplinde de eğitim hoca-talebe ilişkisine dayanmakla birlikte irfan geleneğinde tarikatta olduğu gibi müridin mürşide sınırsız itaati söz konusu değildir. Bu disiplinde yoğun bir gayret ve okunan metinlerin içselleştirilmesi önemli unsurdur. Bunlar arasında İbn-i Sina’nın kitapları, Sühreverdi’nin işraki yazıları ve Fususül hikem başta olmak üzere Muhyiddin ibn-i Arabi’nin eserleri bulunmaktadır. Bununla birlikte irfan disiplini Şii İran’ın medreselerinde önemli bir kabul görmemiştir.

21.07.2014 – Avcılar, İstanbul

 Nazmi Emin

                                                                   Şeyhlikyen Şahlığa; Safeviler

Bugün ki İran’ın dinamiklerini tanımak için Safevi döneminin bilinmesi icap eder. Ayrıca Sünni bir tarikattan İmamiye Şiası’na olan seyrini de incelemek lazım ki; 2. yazımızı bu mevzu hakkında yazmaya çalışacağız.
Safevi tarikatı ismini kurucusu olan Safiyüddin İshak Erdebili (Ö.1334) den almıştır. İran Azerbaycanı’nın Erdebil şehrinde kurulup burada yayılması sebebiyle sufilerine, Erdebil Sufileri denmiştir. Safiyyüddin Erdebili’nin şeyhi İbrahim Zahid-i Gilani, Zahidiye Tarikatının kurucusu olarak kabul edildiği için, şeyhi hayattayken Zahidiyye’nin bir temsilcisi olarak faaliyet göstermiştir. Osmanlı coğrafyasında meşhur olan Halveti tarikatının Piri Ömer Halveti (Lahicani ) de Zahidiyye Tarikatına mensuptur.
Şeyh Safiyyüddin, Erdebil de Halkın çoğunu kendisine mürit yaptığı için şehirdeki manevi hayatını değiştirmiş dönemin İlhanlı veziri tarafından da hürmet görmüştür. Şeyhin vefatından sonra vasiyeti gereği yerine oğlu Sadreddin-i Erdebili ( Ö.1392) geçmiş. İran kaynaklarında geçen ve Şeyh Cüneyt döneminde kullanılmaya başlanan seyitlik meselesi, Sadreddin-i Erdebili’nin Hacca gittiğinde Medine Sultanından, atalarının soy zincirinin İmam-ı Musa Kazıma dayandığına dair bilgiler aldığı iddia edilmiştir. Bugünkü Türkiye deki Alevi dedelerine ait seyitlik meselesi, Şah İsmail’in döneminde bu dedelere verilen seyitlik beratı, yukarıdaki bilgilere dayandırılmıştır. Şeyh Safiyyüddin döneminde Güney Azerbaycan da Sünni mezhepleri yaygın olup Zahid-i Gilani de Safi mezhebine mensuptu. Aynı durum Safeviyye dergâhı içinde geçerlidir.
Sadreddin Erdebili den sonra dergâhın başına oğlu Hâce Ali (Ö. 1429) dönemi tarikatın genişleme dönemidir. Bazı İran kaynakları Timur’un Ankara savaşı dönüşünde Erdebil’e uğradığı ve Hoca Ali den çok etkilendiği, Erdebil’in köyleriyle birlikte tarikata bağışlandığını ayrıca Hoca Ali’nin ricası üzerine elinde bulunun 3000 (bu 30.000 olarakta geçiyor) Türkmen esiri serbest bırakıldığı ve bunların bu tarikata intisap ettiği nakledilir. Bunların birçoğu daha sonra Anadolu’ya döndüğü, bunlar vasıtasıyla Teke yöresinde Hamitoğulları ve Karamanoğulları beyliklerinden birçok kişi Hâce Ali’ye intisap etti. Bayramiyye tarikatının Piri Hacı Bayram Velinin mürşidi Somuncu Baba (Hamidüddin Aksarayı ) Hâce Ali’nin Anadolu da ki halifesiydi. Dolayısıyla Bayramiyye ve Celvetiye tarikat silsileleri Safeviyye silsilesine ulaşır.
Hâce Ali’den sonra tekkenin başına “ Şeyh Şah” diye bilinen oğlu İbrahim (Ö.1447) geçti. Tarikat onun zamanında İran’ın kuzeybatısı, Anadolu’nun doğusu ve Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Türkmen kabileleri başta olmak üzere geniş topluluğa yayıldı. Şeyh İbrahim’in ardından tarikatın başına geçen Şeyh Cüneyt (Ö.1460 ) ile birlikte bu tarikat siyasi yönü ağır basan durum aldı. Bu gelişme, tarikatta önemli mevkie sahip olan amcası Şeyh Cafer’le arasının açılmasına sebep oldu. Şeyh Cafer’in ve Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’ın baskılarına neticesinde Şeyh Cüneyt yanındaki sadık müritleriyle birlikte Erdebil’i terk etmek zorunda kaldı. Şeyh Cüneyt çevresindeki çoğunluğu Türkmen aşiretlerin oluşturduğu müritleriyle potansiyel bir güç haline geldi. Daha sonra Akkoyunlu devleti Hükümdarı Uzun Hasanın kız kardeşiyle evelenerek daha da güçlü hale geldi. Muhtemelen Uzun Hasanın da bu evlilik den beklentisi, Safevi dergâhını kontrolünde tutan Karakoyunlu Cihan Şah’a karşı güç ittifakı kurmak. Şeyh Cüneyt’in çevresindeki Türkmenlerle Şirvan Şahlarla giriştiği savaşta öldürülmesi üzerine geride kalan müritleri oğlu Haydar’ın etrafında toplandı. Şeyh Cüneyt ile birlikte Safeviyye Tarikatı Dini hüviyeti yanında siyasi bir misyona da sahip oldu.
Şey Haydar (Ö.1488 ) Safevi Tarikatının manevi liderliği yanında düşmanlarına karşı savaşma istekli geniş bir sufi – gazi topluluğu ile Akkoyunlu Hanedanlığı sayesinde Erdebil deki babasının kovulduğu dergâha yerleşti. Şeyh Haydar müritlerine on iki dilimli, üzerine beyaz bir tülbent sarılan sürahi biçiminde kırmızı bir taç ( tac-ı Haydar ) giydirmeye başladı. Bu başlığı kullananlara “ kızıllaş ” denildi.
Bizim Anadolu Alevilerinin ismi buradan gelir. 19. Asırdan sonra bu isim Osmanlıda hakaret maksadıyla kullanıldığı için yerine “ Alevi ” kullanılmaya başlandı.
Şeyh Haydar dayısının kızı Halime Begüm ile evlenerek Akkoyunlu yönetimiyle bağlarını güçlendirdi. Babasının intikamını almak için Akkoyunluların vassalı olan Şirvan Şahlar ile savaşa girişmesi sonucu Akkoyunluları da karşısına almış oldu ve yapılan savaşta öldürüldü. Liderliğe önce büyük oğlu Ali onunda öldürülmesi sonucu yerine altı yaşında oğlu İsmail geçti (Şah İsmail ).

Şah İsmail Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye de ki Türkmen aşiretleriyle Erzincan da toplandı ve büyük bir güç oluşturarak Akkoyunluların Payı-tahtı Tebriz’i aldı (1501) ve Safevi devletini kurdu. Etrafında bulunan Türkmenler ile Safevi dergâhındakiler arasında çok fark vardı. Safevi dergâhı Ortodoks bir yapıya sahipken etrafındaki Türkmenler kalenderi (heterodoks- cemaat dışı) yapıya sahipti. Artık bir devlet olmuştu ona bir hukuk lazımdı, bunun için çevresindekilerin tavsiyesiyle İmamiye Şiiliğinin resmi mezhep kabul etti. Kum ve Necef’ten mollalar getirtti. İşte Sünni İran’ın Şiilik serüveni ve aynı zamanda Anadolu da ki Türkmenlerinde kalenderi yapısının üzerine Şia aşısı yapılması bu devirde başladı.

15.03.2014, Avcılar, İstanbul

 Nazmi Emin

                                                                        Sünni İran’dan İmamiye Şia’sına

İran tarih boyu yüksek kültürün ve farklı dinlerin yaşandığı ülkedir. Mazdeizm, Zerduştlük, Mani ve Mazdek dininin vatanıdır. İslam yayıldıktan sonrada bu dinin ilmİ tabakasını oluştuur. Tasavvuf ilmini tek başına göğüsledi dersek pek mübalağa yapmış olmayız. Sufizm Arap unsurları dışında gelişmiştir ki, Irak ve Horasan ekolunun her ikisinin kaynağı sayılır. Tarih boyunca yaşamış en büyük mutasavvıfların çoğunluğu bu mistik kültürün eseridir. Hallacı Mansur, Beyazit-ı Bistami, Şakihi Belhi, Fudayl İbni İyaz, İbrahim Ethem, Yusuf Hamedani, Hasan Harakani, Abdul Kadir Geylani ve İrak ekolünün en büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadi, dayısı Seri-ed Sakati İran Nihavendlidir. İlk tasavvuf yazarlarından, Hücviri, Sülemi ve Kuşeyri de Horosan- İran’lıdır.

Sünniliğin ekolleştiği, medreselerde yüksek eğitimin yapıldığı ve çevreye yayıldığı bölgedir. İran da kurulan Şelçuklu İmparatorluğu döneminde Alparslan’ın vezirliğini yapan Tus – İranlı Nizamülmülk Sünniliği korumak, İsmaili dailerinin ve Ezher Camii mübelliğlerinin (Ezher Üniversitesi o dönem Fatımilerin yönetimindeydi ki kurucular da onlardır) propagandalarını etkisizleştirmek için ülkenin değişik bölgelerinde Nizamiyye Medreseleri diye bilinen, Üniversite zincirini kurdu. Bu dünyada bilinen ilk devlet üniversiteleridir. Bu medreselerin en ünlüleri; Merv, Belh, Nişabur, Herat, Rey, İsfahan, Taberistan, Amul Basra, Bağdat ve Musul da açılmıştır. İmamı Gazali’de Bağdat’ta ki Medresenin baş müderrisiydi (Rektör).

Şia’nın vatanı ise Irak olup İran’ın bazı bölgelerinde; Kum, Kaşhan, Rey ve Meşhed’te etkinlikleri vardı. Genel itibarı ile İran Sünniliğin merkezi idi. Hz Ömer devrinde İran’ın fethedilmesinden dolayı farsların Şia olduğu, bugünün konjonktürüne göre yapılmış yorumlar olmalı. 16. Yüzyıla kadar Sünniliğin en yoğun olduğu bölge fars bölgesidir.

Şiilik 10.asra kadar hep baskı altında olup, serbest bir şekilde yaşayıp yayılması ancak Büveyhiler döneminde (932-1062) olmuştur. Ekolleşmesi de bu dönemin ürünüdür. Daha sonra İlhanlı hanı Olcaytu döneminde (1309) Şiiliği kabul etmiş, bazı uygulamalara girmiş ise de, Gazvin, Şiraz, İsfahan gibi Sünni yoğunluğun olduğu yerde isyanlar çıkınca geri adım atılmıştır. Ancak onun ölümüyle Ebu Said döneminde tekrar Sünniliğe dönülmüştür.

Timurlulardan sonra gelen oğuz boyundan Karakoyunlular(1365-1469) da Şii kabul edilir fakat onlar İmamiyye Şiiliği değil de batini-Şia olduğunu söyler İsmail Hakkı Uzun çarşılı. Karakoyunlu devletini oluşturan Türk boylarının çoğu ayni zamanda Safevi devletinin oluşumunda rol oynamıştır.

Akkoyunlaralar yapılan Şerur savaşı (1501) sonrasında kurulan Safevi devleti, doğuda Şeybani, kuzeybatı da Osmanlı, Batı da ise Memlukler gibi Sünni Müslüman devletlere komşu olmuştu. Şah İsmail ilk iş olarak resmi devlet mezhebi olarak İmamiye (12 imam) Şiiliğini seçti ve ilan etti. Ayrıca hutbelere on iki imamın ismini ekleterek, çarşı-pazarda Ebu Bekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid’in lanetlenmesini ve halk arasında bu isimlerin kullanılmamasını, bu talimatlara uymayan ve karşı gelenin idam edilmesini emretti.

Safeviler, yaşadıkları bölgelerde yeni yayılmaya başlayan Şiiliğin daha iyi anlaşılıp yaşanması için Irak’tan bazı Şii âlimleri Tebriz’e davet ettiler ve onlara büyük hürmet gösterdiler. Bu yoğun ilgi, ileriki dönemlerde Safeviler’e bağlı Şii ulema sınıfı oluşmasını sağladı. Tüm bu gelişmeler yaşanırken halkın büyük çoğunluğunun Sünni olduğu İsfahan, Herat, Yezd, Şiraz, Kazerun gibi bölgelerde Şii propagandasının yoğunlaşması ve resmi devlet mezhebi olarak kabul edilmesinden rahatsızlık duyanlar tarafından isyanlar çıkarıldıysa da bunlar çok sert bir şekilde bastırıldı. Haddi zatında Tasavvufi ekolden gelen bir aile, siyasi sebeplerden dolayı Şiiliği benimsemiştir. Çünkü İmamiye Şiiliği kabul etmez tasavvufu ‘u. Bugün tasavvuf yerine batını bilgi diye İrfanı ekol vardır Kum medreselerinde. Ama şeyh mürit ilişkisine değil de hoca talebe ilişkisine bağlıdır. Normalde Safevilerin esasını teşkil eden Türk boylarının yapısı da batıni idi, katı Ortodoks olan İmamiye Şia’sıyla bağdaşmaz. . Bugünkü Türk Alevilerinin yapısı gibi, Sadece o devirde o yapının üzerine on iki İmam Şiiliği örtüldü.

Şah unvanını kullanmayı tercih eden Şah İsmail, hem dini hem de dünyevi hâkimiyetin tek sahibi olmuştu. Şah İsmail temelleri Şeyh Safiyüddin zamanın da atılan, Anadolu ve diğer bölgelerdeki Safeviyye tarikatı temsilcilerinin başı olan “Halifetül Hulefa” makamını yeniden teşkil etti. Dedesi Uzun Hasan gibi devleti sadece askeri güç üzere inşa etmeyip, kendisi ve haleflerinin kökenlerini Hz. Ali soyuna dayandırdıktan sonra Şia’da gelmesi beklenen İmam fikriyle de yarı ilahi bir kişilik halini aldı.

Şah İsmail devleti oluşturan kabilelerin farklı boylara dayanmasını dillendirmeyip, bunların geneline “Kızılbaş“ adını vererek, dini bir kardeşlik bağıyla kendisine ve devlete karşı itaatlerini pekiştirdi. İmamiyye Şiiliği ile oluşturduğu devletin yapısı kendisi ve çevresindekilerin yapısı ile örtüşmüyordu. Şiilik 150 yıllık bir süreçten sonra ancak İran’a tamamıyla yerleşti ve Kaçarlar devrinde de bütünleşti.

14.05.2015 Avcılar, İstanbul

 Nazmi Emin

[1] Babek; Kaynaklarda Bâbek’in menşeine dair çeşitli rivayetler mevcuttur. Ancak bu rivayetlerden hangisinin doğru olduğunu tespit etmek zor. İsyan etmesinden sonraki başarıları, hayatı hakkında çeşitli rivayet ve efsanelerin uydurulmasına sebep olmuştur. Mülkiyette ortaklığı savunan Mazdek’in İslâm’dan önce İran’da ortaya atmış olduğu fikirler, İslâmî dönemde değişik adlar altında yeniden zuhur etmiştir. Bunlardan biri, Bâbek’in mensup olduğu Hürremiyye hareketi idi. Bu hareketin bir kolu daha sonra ona nispetle Bâbekiyye adıyla devam etmiştir.

[2] Hürremiye; Mezdek tarafından kurulan dinî harekete ve aşırı Şia’nın tesiriyle gelişen İran kaynaklı Arap aleyhtarı değişik fırkalara verilen ad. Büyük ihtimalle Mecûsîlik’le eş anlamlı olarak kullanılan ve “iyi, isabetli din” anlamına gelen Bihdin isminden etkilenilerek Hürremdîniyye olarak da anılan fırkanın bu ismi almasının sebebi kesin olarak bilinmemektedir. Müslüman müelliflerin çoğu, fırka mensuplarının her şeyi hoş ve mubah saydıklarını göz önünde bulundurarak kelimenin Farsça hurrem (şen, neşeli) isminden geldiğini ileri sürerler. Bu arada Mezdek’in öğretisinin eski bir merkezi olan Erdebil yakınlarındaki Hürrem kasabasına yahut Belh’in Hürremâbâd köyüne nispetle fırkanın bu isimle anıldığı şeklindeki görüşler yanında kocasının öldürülmesinin ardından önce Medin’e, daha sonra Rey’e kaçan ve mezhebi orada yaymaya çalışan Mezdek’in karısı Hürrem’den dolayı fırkanın bu ismi aldığı da söylenmektedir.

[3] Sasaniler; İslam dan önce İran’da egemenlik kurmuş Farisi bir hanedanlık (227-642).

[4] Avesta; Tanrı Ahuramazda’nın İran peygamberi Zerdüşt’e vahyettiği kitap. İran dilleri ve edebiyatının en eski ve en önemli eseridir.

[5] Ahameniler; MÖ 6. yüzyılda Büyük Kiros tarafından kurulan İran’daki Pers devleti. Bilinen ilk profesyonel imparatorluk olup, bulunduğu devirde Çin hariç bütün medeniyetleri tek çatı altında toplamıştır.

[6] Zeydiye; Hz. Ali’nin çocuklarından Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd’e mensup olanlara verilen ad. 740 yıllarında Emevî yönetimine karşı savaşırken şehit olan Zeyd b. Ali b. el-Hüseyin ve oğlu Yahya’nın, zamanlarının imamı olduğunu kabul edenler Zeydiye adı altında anılırlar. Bu mezhep Ehl-i Sünnete en yakın Şii kollarından birisidir. Zeydiye Mezhebi, imamlığın Zeynelabidin’den sonra oğlu Zeyd’e geçtiğini benimseyerek, Zeyd’in yerine Muhammed Bâkır’ı koyan İmamiye Mezhebinden ayrılır.

[7] Ziyariler; Hazar denizinin güneydoğusunda Cürcân ve Taberistan’da ( İran’ın kuzeyinde günümüzde Mâzenderan adını taşıyan eyalet) hüküm süren Deylemli bir hanedan (928-1090).

[8] Büveyhiler; 932-1062 yılları arasında İran ve Irak’ta hüküm süren Deylem asıllı bir hanedan.

[9] Gazneliler; 963-1186 yılları arasında Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da hüküm süren bir Müslüman-Türk hanedanı.

[10] İmamiye Şiası; Hz. Ali’nin Hz. Peygamberden sonra nas ve tayinle imam olduğuna inanan, imametin kıyamete kadar onun soyuna ait olduğunu ileri süren, bu imamların masum olduklarını iddia eden topluluklara Şia denir. Günümüzde Şiilik denildiği zaman İmamiye ekolü anlaşılır. İmam olanların sayısının on iki olduğuna inandıkları için “İsna Aşeriye” olarak da isimlendirilen İmamiye İran’da resmi mezhep olarak benimsenmiştir.

[11] Gilaki; Gilan bölgesinin ekseriyetle sahil şeridinde yaşayan İran’ı bir halk. Dilleri de Gilakice olup oda İran’ı bir dil grubu kabul ediliyor.

[12] Taliş; Gilan bölgesinde ekseriyetle dağlık bölgelerde yaşayan ve İran’ı halklardan kabul edilmekle birlikte, Kafkas halklarının da özelliklerini taşırlar. Konuştukları dil Talişçe olup oda İran’ı dil gurubundan kabul edilir. Savaşçı kavim olarak bilinirler.

[13] Deylemliler; İran’ın kuzeyinde Gilan eyaletinin bir bölümünü teşkil eden, Hazar deniziyle Qazvin arasındaki dağlık bölgenin ve bu bölgede yaşayan kavmin adı. Etnik menşeleri kesin olarak tespit edilemeyen Deylemliler’in adlarına yazılı kaynaklarda ilk defa milâttan önce 2. yüzyılda rastlanır. Muhtemelen çok eski tarihlerden beri İran’da yaşayan, fakat İranlı olmayan bir kavme mensupturlar. İran kaynaklarında Deylem adı ilk defa, Sâsânî hanedanının kurucusu I. Erdeşîr’in (225-240) hayatından bahsedilirken geçer. Sâsânîler döneminde başlangıçta Deylemliler’den ihtiyatla faydalanıldı. Ancak girişken olan bu kavim çok geçmeden kendini göstererek Sâsâniler’e nüfuz etti ve içlerinde ordu kumandanlığına kadar yükselenler oldu. Sâsânîler, savaşçı bir kavim olan Deylemliler’i hiçbir zaman tam olarak hâkimiyet altına alamadılar; onlara karşı güneyde Qazvin, kuzeydoğuda Kelâr ve Şâlûs kalelerini yapmak zorunda kaldılar. Deylemliler, ancak Abbâsîler’in baskılarından kaçarak Deylem’e sığınan Ali evlâdı sayesinde Müslüman olmaya başladılar. Deylem’in karanlık olan tarihi, seyitlerin ülkenin sınırlarına gelmesiyle aydınlanmaya başlamıştır. Nitekim Abbasîlerin baskıları sonucu buraya sığınan Ali evlâdı ile olan ilişkiler, Deylem ve halkı hakkında daha fazla bilgi edinme imkânını sağlamıştır. Bölgeye hâkim olan Hasan el-Utrûş’un çabaları ile Müslüman olan ve Şiiliği benimseyen Deylemliler, Abbasî Halifeliği dâhil Müslüman devletlerin ordularında büyük ölçüde yer aldılar.

[14] Şehristan; İran da şehirlere ve ilçelere şehir dendiği gibi şehristan da deniyor. Eyalet sistemi olduğu için her bölgede bir tane merkezi şehir var, diğerleri ona bağlı şehirler; bunlar 10.000 nüfuslu olduğu gibi 100.000 veya daha fazla nüfusu olanlarda var.

[15] Çilehane; Tarikat yapılarında dervişlerin çile dönemleri için yapılmış, yalnızca küçük bir kapısı bulunan, penceresiz dar oda.

[16] Ming Hanedanlığı; 1368 – 1644 yılları arasında Çin’e hâkim olmuş hanedan.

[17] Dai; İsmâilîyye mezhebinde,  mezhebe dâvet için görevlendirmiş din adamlarına verilen ad.

[18] Sultan Galiyev; (1892-1940?) Millî komünizm akımının başlatıcısı, Asya’daki Müslüman Türker’i federal bir sosyalist devlet içinde birleştirme çalışmalarıyla tanınan Kazanlı Türk düşünce ve siyaset adamı.

Günümüzdeki Özerk Başkurdistan bölgesinde doğdu. 1917 Bolşevik İhtilâli’nin dört büyüğünden biridir (diğerleri Lenin, Stalin, Troçki). 1917 Şubat devriminde Bütün Rusya Müslüman Hareketi’nin sol kanadında yer aldı ve Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi sekreterliği için Moskova’ya davet edildi. Mayıs 1917’de Rusya Müslümanları Kongresi’nde genel sekreterliğe seçildi.

Galiyev’in 1919 ve 1920’de İdil-Ural Cumhuriyeti kurma projesi Lenin tarafından şovenist eğilimler taşıdığı gerekçesiyle reddedildi. 1920 yılında Zeki Velidi (Togan) ve bir grup önde gelen Müslüman aydınla Turan Federe Sosyalist Devleti oluşturmayı amaçlayan İttihat ve Terakki adlı örgütü kurdu. Ancak Sovyet devriminin geleceği ve komünist politikalar hususunda Moskova’daki Bolşevik liderliğiyle Sultan Galiyev arasındaki fikir ayrılıkları belirginleşmeye başladı ve giderek merkezîleşen Moskova yönetimi Müslüman halkların beklentilerini kısıtlama yoluna gitti. Bu dönemde Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde hocalık yapmakta olan Galiyev, devrimin vaatleri konusunda hayal kırıklığına uğrayınca muhalefetini açıkça ortaya koymaya başladı. Jiznnatsionalnostey gazetesinde 1921’de neşrettiği “Müslümanlar Arasında Din Karşıtı Propagandanın Mahiyeti” başlıklı makalelerinde Bolşevikler’in İslâm ve din karşıtı çalışmalarını eleştirmesi Stalin ile ilişkilerini gerginleştirdi.

1923’te burjuva milliyetçisi olmak, Türkiye ve İran gibi ülkelerde bağlantılar tesis ederek Sovyetler ’in milletler politikasına karşı faaliyette bulunmak gibi ithamlarla tutuklanarak yargılanan Galiyev aynı yıl içerisinde devrime olan büyük katkılarından dolayı serbest bırakıldı. 1923-1928 yılları arasında bir taraftan teorilerini geliştirirken bir taraftan da örgütlenme faaliyetlerine devam edip Türkistan Sosyalist Partisi’ni kurdu.
Galiyev 1928’de Turancı, karşı devrimci ve Troçkist gibi suçlamalarla yeniden tutuklandı. Partisi tasfiye edildi, on yıl çalışma kampı cezasına çarptırılarak Sibirya’da Solovki çalışma kampına gönderildi. Bundan sonraki akıbeti hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. 1939’da serbest kaldığı bildirilen Galiyev’in Müslüman cumhuriyetlerde ikameti yasaklandığı için Kazan’ın güneyinde Kuybişev’e yerleştiğine, ancak 1940 veya 1941’de idam edildiğine inanılmaktadır.

[19] Keşf; Aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilahiyat konularında doğrudan bilgi edinme yolu anlamında bir tasavvuf terimi.

[20] Sekr; tasavvufta terim olarak seyr-ü sülük esnasında gelen feyz etkisiyle salikin kendinden geçmesini ifade eder.

[21] Hetorodoks; Ana akımdan sapmış olan anlamına gelir. Bu kavram, dinî gruplar arasında kendilerini kutsal metne ve din kurucusunun gösterdiği yola en uygun davranan gruplar tarafından azınlıkta kalan gruplar için kullanılmıştır.

Bu Makaleyi Yazdır

Yazar: Nazmi Emin

Bu Makaleyi Paylaş

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir