Eski Türkler’de Sihir Ve Büyü Gibi Ruhi Tecrübeler

Orta Asya’da İslam öncesi Türk toplumlarında ki Şamanların sihir ve büyü ile uğraştıkları, eski kaynaklar tarafından nakledilen haberler vasıtasıyla biliniyordu. İbn Sina (öl. 1037) , el-işarat adındaki eserinin ruhi tecrübelerden bahseden bölümünde, arif adında eski Türk Şamanlarını ele almakta ve bunların sıkı ruhi tecrübe ve bedeni riyazetler dan geçtikten sonra sihir, büyü ve emsali, başka kimselerin beceremeyeceği bir takım kabiliyetler kazandıklarını anlatmaktadır. Tarihçi Cüveyni de Uygurlarda Şamanların (Kam) sihir ilmini bilen kimseler olduklarını ve Şeytana hakimiyet iddiasında bulunduklarını nakleder.

Değişik zamanlara ait bu tarihi haberler gösteriyordu ki, Şamanlar özellikle bu iki sıfatları sayesinde eski Türk toplumlarında çok üstün bir mevkie sahip olmuşlar ve değişik dinlere, hatta İslamiyet’e girdikten sonra da bu pozisyonlarını kaybetmemişlerdir. Ancak Budizm’in bir istisna teşkil ettiği ve Uygurlar arasında yayılmasından sonra Şamanların itibarlarını biraz yitirdiklerini F. Köprülü söyler. Belki Budizm’in yapısı ve daha çok yerleşik hayatı gerektiren bir din oluşundan dolayı olabilir.

Şamanların sihir ve büyü ile ilgileri günümüze kadar Altaylarda devam etmiş, fakat bu konuda ki düşüncelerde bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Bugün Altaylı Şamanistlerin inanışına göre, gerçek Şamanlar hokkabaz değildir. Bu bakımdan sırf sihirbazlık bilen fakat ayın sırasında vecde gelmeyen Şamanlara şarlatan gözüyle bakılmaktadır. Gerçek Şamanın vecd ve istiğrak haline girebilen kişi olduğuna inanılır.

Anadolu Selçuklu devletinde Babai isyanlarını başlatan Baba İlyas Horasan’ı ve müritleri hakkında, Selçuklu Sultanı II. Giyasuddin Keyhüsrev’in ağzından onların ortadan kaldırılmasına dair verilen talimatta;

Bu ki direm hezar buncadur ol/ Hiç sahir bulmaya ana yol  “

Varun eyle buları ğaret idün/ Şöyle kim vardurur hasaret idün…..

Eyle kim cadularımış bunlar/ Bilse sizi kırarımış bunlar.”

Yukarıdaki beyitlerde 1. Sinde Baba İlyas’ın son derece mahir bir sihirbaz olduğu ve hiçbir Sihirbazın bu konuda ona erişemeyeceği, sonra ki beyitlerde ise onun müritlerinin de kendi gibi cadu (büyücü) oldukları söylenmekte, büyücülük kudretiyle üslerine gelen askerleri mahvedecekleri ima edilmektedir.

Yukarıda ki beyitlerde söz konusu edilen Baba İlyas ve müritleri de böyle sihir ve büyü yapmasını bilen bir Türkmen babasıydı. Onun baş Halife’si Baba İshak’tan da yine sihir ve büyü yapan, muskalar yazan, hastaları iyileştiren ve beraberliği bozulmuş karı kocaları birbirine bağlayan münzevi bir şeyh sıfatıyla kaynaklarda bahis olunur.

Tıpkı eski Şamanlar gibi Türkmen babaları bu sihri kuvvete irsiyet yoluyla nadiren sahip oluyorlar; bunu geliştirmek için uzun bir inziva dönemi geçiriyorlardı. İşte Baba İshak da bu yolu takip etmiştir. Ne var ki sihir ve büyünün Müslümanlıkta kesin olarak yasaklanması, Sünni çevrelerde Türkmen babalarının iyi gözle görülmelerine engel olmuş, bu yüzden çoğu defa büyücü manasında “cadu” kelimesiyle tavsif edilmişlerdir. “Menakibul – Kudsiye“de Baba İlyas müritlerine cadu denilmesinin sebebi budur.  13. Yüzyılın ileri gelen Türkmen babalarından “Sarı Saltık” İçin de aynı ifadeyi kullanılmıştır. Çünkü o da diğerleri gibi büyüden anlayan birisiydi. Anadolu da 13-15. Yüzyılda bu tip Türkmen babaların hemen her yerde bulunduğunu tahmin etmek kolaydır. Nitekim “Vilayetname-i Koyun Baba“da bile böyle bir durum var. Burada anlatıldığına göre, Koyun Baba Osmancık’ta sihir ve büyü yaparak halkı kendisine bağlamak ve sapkınlığa düşürmekle itham olunmuş ve tutuklanarak yakılmak istenmiştir. Ancak Koyun Baba kendisini yakalamaya gelenlere kerametiyle engel olmuş onlara sihirbaz olmadığını ikna ve hatta kendine mürit etmiştir.

Hastaları İyileştirme

Başlangıcı hangi etkiyle olursa olsun, hayli eskilerden beri Şamanların hastaları tedavi etmek için uğraştıkları ve bu konuda bazı yollara başvurdukları anlaşılmaktadır. Şamanist inanca göre, İnsanın vücudunda ki ruh, kötü ruhların etkisiyle vücudu terk ettiği zaman hastalık meydana gelir. Ruh uçar gider ve yeryüzünde serseri bir şekilde dolaşır; çoğu defa da kötü ruhların esiri olur. Eğer çok uzun zaman vücuttan ayrı kalırsa ölüler diyarına gider. Buna engel olmak için yapılacak şey, hastanın ruhunu tekrar kendi vücuduna sokabilmektedir. Bunu ancak Şaman yapabilir. Zira hastayı iyileştirmek için ruhunun nereye gittiğini bilmek, ondan sonra da onu kötü ruhların etkisinden kurtarmak gerekmektedir. Bunun için de kötü ruhlarla savaşmayı iyi bilmelidir.

Mesela Yakutlar’da bir hastanın iyileştirilmesi için Şaman tarafından uygulanan usul dört ana safhadan oluşmaktadır. Birinci safhada yardımcı ruhlar çağrılır. Bunların vazifesi, hastanın ruhunun arınmasında Şaman’a yardımcı olmaktır. İkinci safha, hastalığın sebebinin bulma safhasıdır. Yani ruhun ne yüzden vücudu terk ettiği araştırılıp öğrenilmeye çalışılır. Üçüncü safha, hastanın ruhunu etkisi altında bulunduran fena ruhların tehditle kaçırılmasından oluşur. Nihayet sonuncu safha, Şamanın ruhunun, hastanın ruhunu aramak maksadıyla seyahate çıkmasından ibarettir. Bütün bu safhalar da özel merasimler ve ayinler yapılır. İşin en zor tarafı hastalığın sebebini bulmak ve fena ruhları kaçırmaktır. İşte bütün bu çalışmalar sonunda Şaman hastayı iyileştirmekte, daha doğrusu buna inanılmakta.

Bugün Doğu Türkistan’da hastalık tedavisi için uygulanan Şamanist işlemler İslami bir kılıfta devam etmektedir. Altay Şamanlarının ayini, İslami dualar, peygamber ve velilerin isimleri karıştırılarak İslamileştirmeye çalışılmıştır. Perihan ( Farsça peri çağıran) denilen bu Müslüman şamanlar bu yolla kendilerini koruyabilmişlerdir.

Günümüzde Anadolu’da da aynı durum söz konusudur. Okuyup üflemek, ip bağlamak, muska yazmak vs. usullerle hastalık tedavi etmeye çalışan kimseler vardır. Halk arasında genellikle hoca diye tanınan bu şahıslar, gerçekte Şaman kalıntısı kimseler den başkası değildir. Tıpkı Doğu Türkistan’daki meslektaşları gibi onlarında “yıldız name “ve benzeri, hususi olarak tertiplenmiş, içine ayetler, peygamber isimleri, Allah’ın isimleri karıştırılmış birtakım kitapları vardır. Yazdıkları muskalarda aynı mahiyettedir. Bunlardan başka yine Anadolu’da “cindar” adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdiğine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle geleceği ve gaybi keşfederek birtakım kehanetlerde bulunan kişilerinde Şamanistler arasında yardımcı ruhları çağırarak hastanın içinden fena ruhları çıkarmaya çalışan veya geleceği öğrenen Şamanlardan farklı olmadığı ortadadır. Yüzlerce yıldan beri İslamiyet, Anadolu’da dahi Şamanizm’in bu ana fonksiyonunu silip atamamıştır.

Gayptan- Gelecekten Haber Verme

Yine İbn Sina el–işarat’ta Şamanların gayba ve geleceğe dair haberler verdiklerini kaydettikten sonra şöyle bir yorumda bulunmaktadır. “Bazı kimseler vardır ki, bu hususta ( gaipten haber verme konusunda) hisleri şaşırtacak ve akıllara durgunluk verecek birtakım işlerden faydalanırlar. Hislerin şaşkınlığa uğradığı ve akla durgunluk geldiği esnada hayal gücü belli bir noktaya tevcih olunacak olursa, gaybi algılayan kuvvet bu hususta tamamıyla hazırlanmış ve gaybi kabule kabiliyet kesp etmiş olur. Türkler geleceğe ait malumat alabilmek için kâhinlere (Şaman) müracaat ederler”.

Görüldüğü üzere İbn Sina’nın yorumu gayet açıktır ve eski Türklerde Şamanların önemli bir fonksiyonlarını açıklamasını yapmaktadır. Tarihçi Cüveyni de Uygurlarda Şamanların kendilerine yardıma gelen şeytanlar aracılığıyla gelecekte vuku bulacak hadiseleri öğrendiklerini iddia ettiklerini yazmaktadır. Bunlara göre, şeytanlar kendi çadırlarının penceresi önüne gelerek bu bilgileri aktarmaktaydılar. Cüveyni bu bilgileri aktardıktan sonra, “herhalde birtakım fena ruhlarla bu şamanların dostluğu vardı” demek suretiyle kendinin de buna inandığını göstermiş bulunmaktadır.

13’üncü yüzyılda Moğol Şamanları da geleceğe dair haberler naklederlerdi. Mengü Han’ın baş Şamanı bu konuda çok mahir olup söylediklerine kesinlikle inanılırdı. Aynı şekilde Kumanlarda da Şamanların gelecekle ilgili kehanetlerine büyük itibar beslenir, bunların tanrı tarafından bildirildiği sanılırdı.

Eski Türkler ve Moğollarda geleceğe dair haberler öğrenmede koyunun kürek kemiğinin kullanıldığına dair bazı kayıtlar mevcuttur. Hunlar zamanından beri bu usulün yaygın olduğu, Atilla’nın sık, sık bu yola başvurduğu bilinmektedir. 13. Yüzyılda Moğol Şamanlarının da aynı yolla geleceği öğrenmeye çalışıyorlardı. Kemik ateşte kızdırılmakta, üzerinde meydana gelen izlerden gelecek okunmaya çalışılmaktadır. Bu usul bugün Kazak ve Kırgızlarda, Altay ve Yakut şamanlarında da geçerlidir.

Şamanların gayb’tan ve gelecekten haber vermeleri konusunda uyguladıkları ve hem tarihte hem de günümüzde örnekleri bulunan iki ana unsur vardır ki, bunlardan biri, Şamanın ruhunu geçici olarak bedenin den ayrılıp gizli alemler de dolaşmak suretiyle gayb bilgilerini alması, öteki de göğe yükselerek Tanrının yanına gidip gelecekte olup bitecekleri bizzat ondan öğrenmesidir.

Ateşe Hükmetme

Bazı araştırmacıların( Mircea Eliade ve Uno Harva) yaptığı araştırmalarda, Şamanların bir takım sihri tecrübeler sonunda ateşin yakıcı etkisini yok etme gücünü kazandıklarını tespit etmişlerdir. Şaman, sadece bu kabiliyeti kazanmakta kalmamakta, her bakımdan ateşe hükmetmektedir. Bir Şaman bu sayede rahatça vücudunun her tarafını ateşe karşı duyarsız ve onun yapacağı tahribatı etkisiz hale getirebilmektedir.

Harva, Şamanın ateşe hakimiyetinin, ateşten korkmayan bir ruhun Şamanın vücuduna girmesi suretiyle hasıl olduğuna inanıldığını görmüştür.  Bu ruh Şamanın içine girdiğinde, o ateş üstünde hiç yanmadan yürüyebilir; ateşte kıpkızıl olmuş bir demiri hiç acı duymadan avuçlayabilir. Bunun gibi, ıstıraba mukavim bir ruh, her türlü kesici ve yaralayıcı aletlerle Şamanı duygusuz hale getirebilmektedir. Bütün bu sayılanların Tunguzlar’da, Goldlar’da, Buryatlar’da bizzat müşahede edildiğinde de eklemektedir. O Buryatlar’ın Şamanlarını kızgın korlar üstünde yürürken görmüştür.

Altaylarda 17. Yüzyılda Kalpas adındaki bir Şamanın, kendisini Budizm’i kabule zorlayan Oyrat beyini reddetmesi üzerine, ateşe atıldığı, uzun sürelerle ateşte kaldığı halde yanmadığının görülmesiyle kudretinin tasdik edildiği bildirilmektedir.

Eliade, ateşin yakıcılığına karşı koyabilme gücünün, Şamanizm’in dışındaki bazı büyü sistemlerinde de görüldüğünü söylemektedir. Şamanların ateşe hükmetme durumları yalnız Türkler arasında değil, Moğollarda da tespit edilmiştir. Cengiz Han’a bu unvanı verdiği kaydedilen Teb-Tengri’nin ve Cengiz’in amcası Kutula’nın bu kudrete sahip oldukları biliniyor. Hatta Kutula soğuk kış gecelerinde iri ağaçlardan büyük bir ateş yakar ve yanına yatardı. Yanan korlar üzerine düşer, fakat o buna aldırmazdı.

Moğol Şamanlarının ateşle olan bu ilgileri, 1258’de Hülagu’nun Bağdad’ı zaptından itibaren Rifailik tarikatına da geçmiş, bu tarihten sonra şuraya buraya dağılan Rifai dervişleri, Şamanlardan öğrendikleri uygulamaları göstermeye başlamışlardı. Hatta Mevlana zamanında Konya’ya gelen Rifailer’in, ateş gösterileri yaptıklarını kaynaklar haber veriyor. Selçuklular ve Osmanlılar’ın zamanında da olduğu gibi günümüzde de Rifai dervişlerinin ara sıra bu gibi gösterilerde bulunduklarına tesadüf edilmektedir.

Yukarıdaki yazı, Ahmet Yaşar Ocak’ın iletişim yayınlarında çıkan, Alevi ve Bektaşı inançlarının İslam öncesi temelleri kitabının değişik bölümlerinden alıntıdır.

12.02.2014Avcılar, İstanbul

Nazmi Emin

Bu Makaleyi Yazdır

Yazar: Nazmi Emin

Bu Makaleyi Paylaş

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir