Eski İran’da Din: Mecusilik – Zerdüştlük

                                                                                Mecusilik – Zerdüştlük

 

Eski İran’ın dini Mecusilik veya Zerdüştlük, başlangıçta Zerdüşt’ün tebliğ ettiği, tek tanrılı bir ilahiyat ve düşünce sistemi idi. Zerdüştlük sonraki dönemde eski İran inançları ve geleneklerinin karışmasıyla Sasani devrinde nihai hali olan “düalizme” (birbirine karşı iki ilahlı sistem) evrilir. Bugün Mecusilik veya Zerdüştlük’ün akidesi düalizmin üzerine oturduğundan onunla zikredilir. Bu dinin kitabı Avesta, peygamberi Zerdüşt, ilahı da Ahura Mazda’dır.

Mecusilik, Sâsânîler döneminde yönetici sınıfla da yakından irtibatlı olan rahip sınıfı Meci’den (Mecuş) hareketle İslâm kaynaklarında Mecûsîlik olarak geçer. Biz de yazımız boyunca kendi kültür dünyamızdaki bilinirliliğinden dolayı Mecusilik ifadesini kullanacağız. Zerdüştlük veya “Mazdeyesna” da kullanılır. Bugün de İran kültüründe kullanılan ifade Zerdüştlük‘tür. “Ahura Mazda’ya inananlar, sevenler” anlamında kitaplarda karşımıza çıkan Mazdeyesna bu dinin orjinal ismidir.

Mecusilik, Batı kaynaklarında ise Zerdüşt’ün isminden dolayı “Zoroastrianism” veya Ahura Mazda isminden hareketle “Mazdeizm” olarak adlandırılır. Ayrıca ateş kültürü ile ilgili inanç ve ritüelleri sebebiyle “Ateşgede- Ateşperestlik” olarak da bilinir.

Mecusi din adamlarına “Mobed” (mubed) denir. Bu kelime Mecusiliğin kitabı olan Avesta dilinde meğu-moğu, “Pehlevi[1] dilinde Meğupet olarak bilinir. Mobed kelimesi Pehlevice’deki Muğların önderi ve büyüğü anlamına gelir.

Ahamenişler’in (ilk Pers İmparatorluğu, m.ö. 6-5. yüzyıl) 2. Büyük imparatoru 1. Darius’ün “Bisutun yazıtları[2]nda, devleti Guatama adındaki bir Meg-Magu’dan Ahuramazda yardımıyla kurtardığını ve aynı zamanda Ahuramazda’nın inayetiyle “Ben kral oldum” yazar.

Kirmanşah, İran’da Bisutun Yazıtları

Megu’nun, Yunancası “magi-magos” olan kelime Aramice yoluyla Arapça‘ya “Mecus” olarak geçmiştir.

Mecûsîlik, tarihî gelişimi açısından dört ana döneme ayrılır:
İlk dönemde Mecûsîlik, Gathalarda bulunan Zerdüşt’ün öğretilerine bağlı kalarak tanrı inancı açısından monoteist-tek tanrılı bir özellik göstermiştir. Bu dönemde, çok tanrıcılığa ve paganist[3] kült ve ritüellere karşı çıkılarak peygamber Zerdüşt’ün yüce tanrı Ahura Mazda’dan aldığı vahiyler doğrultusunda öğretiler savunulmuştur. Bu öğretilerin merkezinde, her şeyin yüce rabbi olan Mazda’ya imana dayalı bir inancı ifade eden Mazdeyasna inancı bulunmaktaydı.

İkinci dönemde Büyük İskender tarafından Ahamenişler‘in yıkılması ve İran dahil Zerdüştiler‘in yaşadığı bölgelerin büyük ölçüde Helenizm[4] hâkimiyeti altına girmesiyle gerek Zerdüşt öncesi İran dini inançları gerekse İran civarındaki çeşitli dinsel geleneklerle Helenistik inanç ve ritüeller Zerdüştlüğü etkilemiş, böylece saf monoteist yapısından uzaklaşmaya ve bağdaştırmacı bir yapı arz etmeye başlamıştır.

Üçüncü dönem, Sasaniler hanedanının m.ö. 226 yılında iş başına geçmesiyle Mecusilik yeniden toparlanmaya başlamış, 272’de imparatorluk Başrahibi Kartir’in çabalarıyla imparatorluğun resmî dini ilân edilmiştir. Bu devirde iyi ve kötü düalizmine dayalı teolojik doktrinler genel kabul görmeye başlamış ve Mecusiliğin sözlü geleneği yazıya geçirilmeye çalışılmıştır.

Dördüncü Dönem, Sasaniler’in yıkılması ve İran’ın İslâm hâkimiyetine girmesiyle başlayan son dönemde Mecusilik hızla gerileme sürecine girmiştir. Müslüman yöneticiler, Kur’an’daki Hac sûresi (22) 17. ayete dayanarak Hristiyanlar, Yahudiler ve Sabilerle beraber anılan Mecusiler’e cizye karşılığı İslâm hâkimiyetinde yaşama hakkı tanımıştır. Bu konuda Hz. Peygamber’in, “Onlara Ehl-i kitap muamelesi yapın(El-Muvatta, Zekât, 42. Tirmizi, diyet 16. Ebu Davut, haraç, fey ve imare 31). şeklindeki hadisi de konuyu destekler mahiyettedir.

 

Avesta

Avesta, Ahuramazda’nın İran peygamberi Zerdüşt’e vahyettiğine inanılan, İran dillerinin en eski metnidir.

Horda Avesta Sayfası.

Avesta’nın en eski bölümü, Gatalar’ın ortaya çıkış tarihi, Zerdüşt’ün yaşadığı çağdır. Ancak Gatalar’ın ne zaman, hangi alfabeyle yazıldığı konusunda henüz bilgi yoktur. Bazı Avesta araştırmacıları, Zerdüşt’ün yaşadığı dönemde İran bölgesinde metinleri yazıya geçirmede kullanılan bir alfabe olmadığı, Zerdüşt’ün ilahilerinin de diğer metinler ve eski destanlar gibi sözlü aktarıldığı, Ahâmenişler devrinde muhtemelen Ârâmi yazısı olarak bilinen alfabeyle yazıya geçirildiği kanaatini taşırlar.

Avesta beş ana bölümden oluşan bir metindir. Bu bölümler “Yesna, Visperad, Yeşt, Vendidat ve Horde Avesta (küçük Avesta)” olarak bilinir. En eski metinler, yetmiş iki kısımdan meydana gelen Yesna’da bulunur. Yesna’nın ilk on yedi kısmı geleneksel olarak Zerdüşt’e ait olduğu söylenir ve Gatalar (ilahiler) diye adlandırılır.

Mecûsî geleneği, orijinal Avesta’nın, Viştaspa (Gostasp)[5] tarafından 12.000 öküz (deve) derisi üzerine altın mürekkeple yazıldığına ve İskender’in İran’ı işgal ettiği dönemde (m.ö. 4. yüzyıl) çıkan yangında yok olduğunu kabul eder. Bu orijinal Avesta metninden ancak üçte birlik kısmının hâfızalarda kaldığına ve sonraki dönemlere aktarılmıştır.

İngiltere Bodleian müzesinde Yesna’dan bir bölüm

Geleneğe göre, yazılı fragmanlarında ve hafızalarda kalan sözlü malzemeden hareketle, Avesta’nın yazılı bir nüshasının derlenmesi çalışmaları Eşkaniler- Partlar’ın[6] Kralı Valkaş (Balkaş m.s. 51-75) ve Sasani hanedanlığının kurucusu Erdeşir Babekan (m.s. 226-241) tarafından başlatılmıştır.

Aynı çağlarda İran yöresel gelenekleri de Yunan gelenek ve görenekleri karşısında yeniden canlanmaya başlamıştı. Bu dönemlerde yeniden ortaya konulmaya çalışılıp, diriltilmek istenen önemli değerler arasında eski İran efsaneleri, mitolojik rivayetleri ve dini inanışlarıyla ilgili rivayetler de vardır. Bu derlemeler, daha sonra Avesta’ya da girmiştir.

Sasani İmparatorluğu döneminde İran millî ve dinî değerlerinin derlenip toparlanması projesi çerçevesinde Avesta’nın da yeniden düzenlenerek yazılmasına önem verildi.

Zerdüşt mobedleri ve Avesta’yı derleyenler, bu doğrultuda bazı bölümleri çıkarıp, yerine yeni bölümler eklemişlerdir. Kutsal metin, Arami yazı sistemine dayanılarak oluşturulmuş, Orta Farsça- Pehlevi alfabesini kaynak alan “Avesta alfabesi” adlı yeni bir yazıyla yazıldı. Ancak bu dilin, sadece birtakım mobedler tarafından bilinmesi ve kısa bir süre sonra ölü diller arasına katılmasıyla kutsal kitap, o zamanın canlı dillerinden olan Orta Farsça- Pehlevice’ye çevrilmiştir.

Avesta’nın dini otoriteler tarafından kabul edilen en son şekli, 4. Yüzyılda, Sasani hükümdarlarından 2. Şapur (m.s. 310-379) döneminde yazıldı. Orta Farsçaya çevirisi ve tefsirlerinin yazılması da 1. Husrev (m.s. 531-579) döneminde gerçekleşti.

İran’da, Sasaniler devri ve ilk İslâmî dönemlerde birçok Pehlevice- Orta Farsça metin yazılmıştır. Bu metinlerin çoğu m.s. 9. yüzyılda Me’mun dönemine aittir. Mecusi Mobedlerince kaleme alınan ve adeta Avesta’nın yorumu olan bu metinler, genel olarak “Zend” diye adlandırılmaktadır ve daha çok Sâsânîler’in son yüzyılındaki teolojik görüşlerini yansıtır. Bunlar arasında, Avesta’nın kayıp kitaplarının bir özetiyle Zerdüşt’e dair çeşitli efsanelerin yer aldığı “Denkard” ve kâinatın yaratılışıyla ilgili bir metin olan “Bundehişn” önemlidir. Bilim adamları, Avesta nüshaları hakkındaki ilk bilgilere 17-18. yüzyıllarda eriştiler. Ancak fazla bilinmeyen bir dilde yazılmış olması nedeniyle kutsal Avesta metninden yararlanma imkanı bulamadılar. 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransız bilim adamı, ünlü oryantalist “Anquetil Du Perron” (1731-1805), Hindistan’a yaptığı ilmi amaçlı bir seyahat sonrasında Avesta araştırmalarını başlattı. Hindistan’da altı yıl boyunca (1755-1761) sürdürdüğü araştırmalar sonucu Zerdüşt din adamlarıyla yoğun görüşmeleri ve ortak çalışmaları sonucu Zerdüşt gelenekleri, inanışları ve örflerini yakından tanıdı. Avesta ve diğer Zerdüşt kutsal metinlerinin yazıldığı dili öğrendi; önemli Avesta nüshalarını elde etti. 1761 yılında Paris’e dönen Du Perron, bu alandaki yoğun çalışmalarını sürdürerek Avesta’nın orijinal metni ve ilk çevirisini açıklamalarıyla birlikte Fransızca olarak “Zend- Avesta” adıyla bilim dünyasına sundu. Böylece eski İran edebiyatının en önemli eseri, bilim adamları ve araştırmacıların elinde önemli bir kaynak olarak yer almaya başladı.

Avesta, sadece dinsel konulara yer veren bir kitap değildir. Kitap, ana başlıklarıyla şu konularda bilgileri de içerir: “Ahlak, gelenek ve görenekler, manevî hayatın dinamikleri, kötülüklerden sakınma, erdem, dinsel törenler, Mecusilik inanışı ve gerekleri, evrenin yaratılışı, dünya ve ahiret, kıyamet, ölüm sonrası hayat, mitolojik rivayetler, kahramanlık anlatıları, astronomi, astroloji, hukuk kuralları, dünyanın yapısı, tıp, Zerdüşt’ün çocukluğu ve kötülüklerden uzak durması, hükümdar Goştâsp, Zerdüşt’ün Goştâsp üzerindeki etkisi, adalet, kurtuluş yolları, ülke yönetimi, ordu, akrabalarla evlilik, iman esasları, din adamlarının görevleri, ahirette ödül ve cezalar, kirlilik ve pisliklerden temizlenme, kötülüklerden korunma, ruhun ölümden sonraki serüveni, Ahuramazda ve kutsal ölümsüzlerin övgüsü.”

Avesta, Fars edebiyatı tarihi açısından da son derece önemli bir kaynaktır. Mitolojik rivayetler, efsaneler, tanrılar ve ulusal kahramanlara ait anlatılar, Avesta’da yer aldıkları için kaybolmamış ve sonraki kuşaklara aktarılmıştır.

Avesta’nın en eski bölümü, Zerdüşt’ün yaşadığı devre atfedilen Gatalar, Ali Nihat Tarlan tarafından Türkçeye çevrilmiş ve bu eser ‘’Zerdüş’ün Gataları‘’ adıyla yayımlanmıştır.

Gatalar

Gatalarda Ahura Mazda’nın her şeyin yaratıcısı olarak tarifi şöyle ifade edilir:

Sana bunu soruyorum, bana hakikati söyle ey Ahura, bu aydınlıkları ve karanlıkları hangi usta yarattı? Hangi sanatkâr uykuyu ve uyanıklığı yarattı? Kimin sayesinde şafak vakti var? İnanan kimseye görevini hatırlatmak için sabahı, öğleni ve akşamı kim yarattı?  Böylece bu sorularla Mazda, ben seni bizzat kendi Spenta Mainyu’nla (kutsal ruh) her şeyin yaratıcısı olduğunu kavramaya çabalıyorum”.  (Mehmet Alıcı, Kadim İran’da Din, YG. 44.05-07).

ZEND

Avesta külliyatının Sasaniler döneminde yorumlanmasına, “açıklama, tefsir ve beyan” anlamına “Zend” denmektedir. Avesta’nın hâkim teolojik algıdan farklı olarak yorumlanması dine yapılan bir müdahale, dini bozmayı hedef edinen bir tavır olarak anlaşılmaktadır. Zend’in, ruhban sınıfının dışında kimseye öğretilmemesi de bundan dolayıdır. Bu durum, din adamları sınıfının dinin kaynağı haline gelmesine de yol açmıştır. Avesta edebiyatında mevcut ilahiyattan farklı yorumlayarak bir Zend oluşturmaya çalışanlara “zendig” (yorumcu) tarifi yapılmaktadır. Tabii burada kastedilen, insanları sapkınlığa ileten kimselerdir. Bizim dilimize de “zındık”, (dini bozan) diye geçmiştir.

Sasaniler döneminde bu aykırı tavırlara karşı, ruhban sınıfı sert önlemler almıştır. Bu dönemde Zendig ithamıyla suçlanan iki önemli şahsiyetten Mani[7] (m.s. 216-276) ve Mazdek’in[8] (m.s. ö. 524), Sasani Mecusiliği terminolojisine ait kavramları kendi sistemleri içinde ele alarak dönüştürmesi, ruhban sınıfını kışkırtmış, bundan dolayı da takibata alınmıştır. Bu tür yorumlara sahip olanların taraftarları, Sasani topraklarını terk etmek zorunda kalmış, Mani ve Mazdek de öldürülmüştür.

Mani dininin mensupları, Orta Asya ve civarına göç etti. Bir kısmı Türklerin yaşadığı bölgelere gittiğinden onların üzerinde bazı etkileri olmuştur. Uygurların lideri Böğü Kaan 763 yılında Çin’de Manihaist rahiplerle tanışmış, onları Ötüken’e götürmüş, kendisi ve yakın çevresindekiler de bu dini kabul etmiştir. Bunun sonucunda Manihaizm Uygur devletinin resmi dini olmuş, bu din, doğuşundan bu yana ilk defa bir devletin desteğini sağlamıştır.

Fuat Köprülü ‘’İslam Medeniyet Tarihi’’ adlı eserinde Türklerin Anadolu’ya göçleri sırasında Manihaizm’in bazı prensiplerinin de taşındığına dikkat çekmiştir. Bektaşilerin temel prensiplerinden, “eline, diline ve beline sahip ol” kaidesi, Manihaizm’deki “ağıza, ele ve bele mühür” şeklinde ifade edilen “üç mühür” prensibinden başkası değildir.

Zerdüşt

Mecûsîliğin kurucusu Zerdüşt, Batı’da “Zoroaster” olarak bilinir. Zoroaster, Farsçada “güzel develere sahip olan” anlamındaki Zarathushtra’nın Yunanca’ya geçmiş şeklidir. Zerdüşt’ün yaşadığı toplumda hayvancılık çok revaçta idi. Bundan dolayı kullanılan isimler insan hayatına faydalı olan hayvanlardan alınıyordu. Bunların arasında özellikle Zerdüşt’ün yaşadığı bölge olduğu tahmin edilen Harezm veya Baktria’da (Afganistan’ın kuzey kesimleri) insanlar, en çok at, deve ve sığır yetiştiriyorlardı. Avesta’da bu tür isimlerin sık sık geçmesi insanlar için bu hayvanların önemli olduğunu gösterir.

Zerdüşt’ün ne zaman ve nerede doğduğu konusu tartışmalıdır. Modern çalışmalar Zerdüşt’ün yaşadığı zaman konusunda iki farklı ihtimal üzerinde durmaktadır. Bunlardan ilki, filologlara göre Zerdüşt milâttan önce 1600-1400 yılları arasında yaşamış olmalıdır. Bu görüşün temel dayanağı, ona atfedilen Gathalar’daki ifadelerle Hinduizm’in kutsal kitaplarından olan Vedalar[9] arasındaki benzerliklerdir.

Zerdüşt

Daha çok itibar edilen ikinci görüş ise Zerdüşt’ün MÖ 7-6. yüzyıllarda yaşamış olduğu yönündedir. Bu tezin en önemli desteği Zerdüşt’ün hayatına ilişkin yaygın İran geleneğidir. Buna göre Zerdüşt, Büyük İskender’in İran seferinden (MÖ 330) 258 yıl önce yaşamıştır. Şu hâlde Zerdüşt MÖ 588 yıllarında hayatta olmalıdır. Bu tarih ise MÖ 6. yüzyıldaki Ahamenişler (Pers İmparatorluğu) dönemine karşılık gelmektedir.

Geleneğe göre, Zerdüşt, Güney Azerbaycan Urumiye Gölü (Efsaneye göre burasının ismi İranviç) civarında yaşamış, daha sonra Harezm- Belh bölgesine hicret etmiştir.

Zerdüşt’ün Dış Dünyaya yansımaları

Avrupa’nın Zerdüşt’ü tanıması, 18. yüzyılın ikinci yarısında, Fransız bilim adamı ve ünlü bir oryantalist olan Anquetil Du Perron’un Avesta’nın orijinal metni ve ilk çevirisini (açıklamalı ve Fransızca)’’Zend-Avesta’’ adıyla bilim dünyasına sunuşuyla başlar. Avrupa’da Zerdüşt’le ilgili merak bundan sonra başlamıştır.

Goethe’nin (1749-1832) meşhur “Faust”unda Zerdüşt’ün en güzel efsanevi yansımaları bulunur.[10] Alman idealizminin en büyük temsilcisi Hegel, Avesta’ya büyük ilgi duymuştur.[11]

Böyle buyurdu Zerdüşt” (Also sprach Zarathustra), 19.yüzyılın sonlarına damga vurmuş felsefi bir kitaptır. Alman filozof Friedrich Nietzsche tarafından kaleme alınmıştır (1883–1885). Nietzsche bu kitabında kendine Zerdüşt’ü sözcü olarak seçmiş, anlatacaklarını onun buyruklarıyla kaleme almıştır. Bugün bu kitap birçok yayınevi tarafından Türkçe olarak basılmıştır.

Avrupa’da başlayan Zerdüşt modası Osmanlı ‘ya da yansıdı. Cemil Meriç, bu konuyu “Bu Ülke” adlı eserinde İran’a kaçış adı altında şöyle anlatır:

“Asya’nın bütün evlatları içinde Batı’nın ilk benimsediği: Zerdüşt. Buda ile Konfüçyüs’ün sesi uzun zaman erişemez Avrupa’ya ve Asya’nın hikmetini tek başına Zerdüşt temsil eder. Musevilik Zerdüşt’ün damgasını taşır: hayırla şer arasındaki ikilik, meleklerle cinlerin savaşı, kıyamet gününe iman… hep onun yadigarı. Hristiyanlık Zerdüşt olmadan anlaşılmaz. Batı, kaynaklarını araştırırken karşısında daima Zerdüşt’ü bulmuştur. Zerdüşt ki, hüviyeti çağdan çağa değişen bir masaldır adeta. 18. Asır için yeni bir Musa, daha hürriyetçi daha filozof, daha geniş düşünceli.

Avrupa, gerçek Zerdüşt’ü 1771‘de tanır. Batı, Doğunun şiir ve düşünce bahçesine onun açtığı yoldan gider. Avesta, ihtiyar Asya’yla genç Avrupa arasında ışıktan köprü olur. 19. Asırda sırrı çözülür Avesta’nın. Bundan sonra Hıristiyan başka türlü anlar Zerdüşt’ü, dinsiz başka türlü, Mecusiye, Museviye, filozofa başka türlü şeyler söyler Avesta.

Avrupa’daki bu etki Osmanlı coğrafyasındaki aydınlara da yansır. Refik Halit yazılarını ‘’Zend Avesta’’ başlığı altında sergiler. Hüseyin Danış ‘’Zerdüşt’’ adlı uzun bir şiir yazar. Şairlerimize parlak mısralar ilham etmekle kalmadı Zerdüşt. Allamelerimiz onun adına çetin mübarezelere girişti.

Sonra Zerdüşt hiç beklemediğimiz yerden karşımıza çıkar. Cenap Şahabettin’in ‘’Avrupa mektupları’’nda şunları okuyoruz:

İran’ın filozof-u tabiisi Zerdüşt’tür. Ruh-u Farisi hiçbir kuvvet hatta İslam’ın kılıcı bile, tamamıyla Zend-Avesta’dan ayıramadı. Aşk-ı niran (ateş sevgisi) ile kalbi İran arasında sanki ezeli bir ateş-pervane nispeti var.” ve Cenap bu parlak teşbihi şaşırtıcı bir hükümle noktalar: Kant’a Avrupa’nın Zerdüşt’ü diyebiliriz.”

 

Mecusiliğin Kuralları

Zerdüşt’ten günümüze kadar Mecûsî inançlarında birçok değişiklikler olmuştur. Mecûsî dinî metinlerinde tanrı inancı açısından monoteizmden (tek tanrıcılık) politeizm (çok tanrıcılık) ve düalizme (iki tanrıcılık) kadar farklı inanç özellikleri yer almıştır. Gathalar’da gözlemlenen erken dönem Mecûsîliğinde evrensel bir monoteizm dikkati çekmektedir. Peygamber Zerdüşt, başlangıçtan beri var olan bir tek üstün gücün (Ahura Mazda) varlığını savunmuştur. Ahura Mazda her şeyi bilen, mutlak iyi ve âdil olan tek tanrıydı. Bu düşüncesiyle Zerdüşt, yaşadığı dönemde İran’da yaygın olan doğa tapıcılığını reddetmiş; çok tanrılı gelenek içinde oldukça önemli olan Mitra gibi tanrısal varlıklara inanç sisteminde yer vermemiştir. Âdeta bir “sudur” (olma-meydana gelme) süreciyle Ahura Mazda’dan tezahür eden bütün ilâhî varlıklar bir bakıma yüce tanrıyı çevreleyen melekler konumundadır.

Zerdüşt tarafından Ahura Mazda inancına dayalı olarak kurulan bu teolojik sistem Batılı ilim adamlarınca Mazdeizm şeklinde adlandırılmıştır. Zerdüşt’ün kurmaya çalıştığı bu tek tanrıcı inanç sistemi fazla uzun ömürlü olmamış, doğa tapıcılığına dayalı, Mitracı, çok tanrılı geleneğin etkisinden uzak kalamamıştır. Zamanla Zerdüşt rahipleri, vaaz ve dinî uygulamalarında, Zerdüşt’ün bahsettiği meleğe benzeyen ilâhî varlıklarla birlikte Mitra ve Anahita gibi geleneksel İran çok tanrıcılığındaki tanrısal varlıklara da yer vermişlerdir.

Zerdüşt sonrası Avesta ilahiyatı, zamanla din kurucusuna ait olmayan farklı teolojilere yer vererek bugünkü Avesta teolojisini oluşturmuştur. Avesta teolojisinin ele alındığı ve adına zend denilen Sasani dönemi dini yorumlar, Zerdüştlüğün geçirdiği dönüşüm sürecinin sonuna karşılık gelir. Günümüzdeki Avesta’yı oluşturan kısımlardan Zerdüşt’e ait olduğu bilinen “Gatalar” dışındaki diğer kısımlar İran geleneğine aittir.

Mitra: Avesta edebiyatında Zerdüşt sonrası en çok ön plana çıkan ilahtır. Hint kadim dini metinleri “Veda’’larda Mitra anlayışı var. Kadim İran geleneğinin buradan beslendiği varsayılmaktadır. Avesta metinlerinde Mitra’nın ahit ile ilişkilendirilmesi, Veda edebiyatındaki Mitra’nın niteliklerinden birisi kabul edilir. Buradaki Hint edebiyatından etkilendiğinin en önemli delili, Mittani anlaşmasına şahitlik eden ilahi figürlerden birisi olmasıdır. Çünkü “Mittaniler[12]’in yaşadığı dönem (MÖ 1500-1300), Hintlilerin Veda edebiyatına yakın dönemdir.

Anahita: Mitra’dan sonra Avesta ilahiyatında en etkili ikinci figür, sulara yakarış olarak bilinen Anahita’dır. Zerdüşt sonrası yedi bölümlü ‘’Yesna’’ kitabında sulara yakarışla başlayan ve Yeşt metinlerinde nehrin bir bedene sahip olmasıyla ün kazanmıştır. Bu tanrıça figürünün kaynağı Hint Vedalarından ziyade Mezopotamya medeniyetinden gelmesi ihtimali daha büyüktür. Anahita figürü, Babil’in tanrıçası “İştar”ın dönüşmüş şekli olabilir. Bugün İran’da Anahita ismi kızlara veriliyor.

Mecûsîliğin ahlâk sistemi, “iyi söz, iyi düşünce ve iyi davranış” ilkesine dayanır. Semavi dinlerde övülen oruç tutma bile, insanın ibadet olarak kabul edilen çalışıp çabalamasını, ziraat ve hayvancılıkla uğraşmayı engelleyeceği endişesiyle Mecusilik’te yasak ve günah kabul edilmiş, oruç tutmaya teşvik edenler belli bir cezaya çarptırılmışlardır. “BirunininEl-Asaru’l Bakiye”sinde ifade ettiği gibi bu din mensuplarından birinin oruç tutması durumunda kefaret olarak yoksullara yemek yedirmesi gerekir. Gatalar’da da belirtildiği gibi bir Zerdüştî’nin temel görevi çiftçilik ve hayvancılıktır.

Mecusilikte en önemli buyruklar, temizlik üzerinedir. Hem ateş ve su hem de toprak hiçbir şekilde kirletilmemelidir. Bu sebeple ölülerin cesetlerinin bu unsurlara dokundurulmaması esastır. İran’da ölülerin yüksek kulelere konulması geleneği de buradan gelir.

Kirletilmemesi gerektiğine inandıkları arasında en önem verdikleri ateştir: mabetlerde ona saygı duyulur. Alevlerin kirlenmemesi için Mobedler eldiven giyip ağızlarını bir mendille örterler.

Cenaze töreni.

Mecûsîlik’te ateşle ilgili temizlik kuralları yanında su ile ilgili kurallar da önemlidir. Suyu ve su kaynaklarını kirletmek günah sayılır. Benzer temizlik kuralları toprak için de geçerlidir. Toprağa çöp gibi pis şeyleri gömmek hoş karşılanmaz. Bunun yerine çöplerin özel yerlerde yok edilmeye çalışılması öğütlenir. Mecûsîlik’te kan da bir kirlenme unsuru olarak kabul edilir ve bu bağlamda âdet gören kadınlar toplumdan tecrit edilir; hatta bazen bunların normal günlük işlerini yapmaları da yasaklanır.

Zerdüşt’ten önce İran’da bazı tanrılara tapınılmakta ve “Haoma” adını verdikleri, rahiplerin hazırladığı ve kutsal olduğuna inandıkları bir tür uyuşturucu içkiyi içmekle gerçekleştirdikleri “Haoma” kültürünü yaşatmaktaydılar. Avesta’nın özellikle Yaştlar bölümünde “Haoma” içkisinden bahsedilir. “Hum-ul Mecus” diye bilinen bu bitkinin şırası kurban sunma törenlerinde kullanılırdı.

“Haoma”, bütün kâinatı sıvı ile doldurduğuna inanılan hayat tanrısı idi. Zerdüşt “Haoma” uygulamasını reddetmiştir. Veda dini edebiyatında önemli bir yeri olan “Soma” ayini Avesta metinlerinde “Haoma”ya dönüşmüştür. Gatalar’da ise bu isim veya kavram yoktur. “Haoma” bitkisinin halüsinasyon görmeye neden olan bir tür mantar olduğu ve Orta Asya-Sibirya şamanları tarafından kullanıldığı iddia edilmektedir.

Zerdüşt öncesi İran’da uygulanan kanlı kurban törenlerine de Zerdüşt karşı çıkmış; Çok tanrılı Mitra kültüyle özdeşleşen boğa kurbanlarını reddetmiştir.

Zerdüşt öncesi var olan dini ritüeller Zerdüşt tarafından yasaklanmış olsa da kendisinden sonra taraftarlarınca devam ettirilip Avesta metinlerine konulmuştur.

Mecûsîlik’te, ölüm ve ölüm ötesi hayatla ilgili inançlar oldukça gelişmiş durumdadır. Bu inanca göre ruh ölüm sonrasında yıldızları, ayı ve güneşi geçerek ilahi âleme ulaşır ve dünyadaki inanç ve yaşantısından sorguya çekilir. Eğer kişinin iyilikleri ağır basarsa “Cinvat” adı verilen ve “ayrışma” manasına gelen köprü genişler ve ruh oradan geçerek yukarıdaki cennete gider; kişinin günahları ağır basarsa o zaman köprü âdeta bıçak ağzı gibi daralır ve ruh aşağıdaki cehenneme düşer.

Bizim tasavvuf edebiyatında söyle söylenir: Sırat kıldan incedir. / Kılıçtan keskincedir. / Varıp anın üstüne, / Evler yapasım gelir.

Mecûsîlik’te on beş yaşına gelen her çocuk için dine giriş töreni (Nevzot) düzenlenir. Bu törende çocuklar dualarla dinî elbise (südre) giyip kutsal kuşak (kusti) takarlar. Her Mecusi abdeste benzeyen bir temizlik işleminin ardından “güneş doğarken, öğle vakti, öğleden sonra, güneş batarken ve gece” olmak üzere “beş vakitte” çeşitli dualar (gâh) okur.

Hindistandaki Mecusilerin Nevzot dedikleri dine girme töreni.

Ayrıca her Mecûsî “Frevarâne” adı verilen iman formülünü (amentü) günlük olarak tekrarlar. Mecûsîler’in yedi büyük bayramından en önemlisi, Nevruz (No Ruz) adlı yeni yıl bayramıdır. Hareketsiz kıştan çıkan tabiatın bahardaki yeniden dirilişi vesilesiyle kutlanan Nevruz aynı zamanda dünyanın ve insanın yaratıldığı gün olarak kabul edilir. Bugün hala İran’ın en büyük bayramıdır. Ramazan ve kurban bayramlarında genellikle bir gün tatil olurken Nevruzda on beş gün tatil olur. Bu bayram Orta Asya’daki Türkler tarafından da kutlanır.

Ateş Kültürü

Sasani döneminde kurumsallaşan ateş tapınakları, Zerdüşt’ten uzun süre sonra ortaya çıkmıştır. Zerdüşt’e dayandırılan Gatalar’da da ateşin bir tapınma unsuru olmadığı görülür. Mecusiler Ahura Mazda için “nur” ifadesini kullanırlar. İbadet esnasında, nura, güneşe, aya veya ateşe yönelmelerinin nedeni, bu ışığın Ahura Mazda’dan geldiğine inanmalarıdır. Mecusiler, ateşi, Ahura Mazda’yı anlama ve algılama sembolü olarak kullanmakta ve kendileri için söylenen ateşperest ifadesini kabul etmemektedirler. Buna karşılık, Ahura Mazda’nın yarattığına inandıkları iyi karakterli ateşin, su, toprak ve hava gibi temiz ve aynı zamanda kutsal olduğuna inanır, ona değer verirler. Özellikle İranlı Mecusiler, “ateşi koruyan- perestar-ı ateş”, ateşle ilgilenen kimseler olduklarını kabul ederler. Mecûsîlik’te ateşle ilgili temizlik kurallarına riayet etmek oldukça önemlidir. Ateşte kullanılan odunlar da temiz ve kuru olmalıdır. Bundan dolayı Mecusilikte ateş, bir tapınma objesi yahut bir tanrı değil ilahi saflığın, temizliğin ve iyiliğin sembolüdür.

İran uzmanı Mikail Bayram, İran’ın Yezd şehrindeki ateş tapınağını ziyaret ettiği sırada tapınağın yetkilisine sormuş: “Buradaki Müslümanlarla aranız nasıl?’’ O da “Biz, bunlardan bin dört yüz senedir şikayetçiyiz; biz ateşe tapmıyoruz, ateşe yönelik ibadet ediyoruz; nasıl siz Kabe’ye tapmıyorsanız biz de öyle diyoruz, ama bize ‘Yine ateşe tapıyorsunuz.’ diyorlar.’’

Bakü’de eskiden kalma bir ateşgah.

Bizim kültürümüzde Mecusilik, ateşe tapma ile eş tutulduğundan aşağılanma unsuru olarak görülmektedir. Tanıdığım bir Zaza kökenli arkadaşa, onların da Kürtler gibi İran-i halklardan olduğunu düşündüğümden sordum: “Sizin atalarınız Müslümanlıktan önce Mecusi miydi?’’ Net bir dille cevap verdi: “Hayır biz ateşe tapmıyorduk, Gök Tanrıya inanıyorduk!”

Mecûsîliğin İran genelinde etkin olduğu dönemde her toplum tabakasının kendine has kutsal bir büyük ateşi vardı: Fars’ta (İran’ın güneyi) rahipler için “Adur Farngbag”; Medya’da (İran’ın kuzeybatısı) askerler için “Adur Gusasp” ve Part’da (İran’ın kuzeydoğusu) çobanlar ve çiftçiler için “Adur Burzen.

Genellikle biri kutsal ateşin yakılı tutulduğu kısım, diğeri inananların ibadetlerini yerine getirdikleri daha büyük kısım olmak üzere iki bölümden oluşmakta olan ateşgedeler, İran’ın her tarafında inşa edilmişti.

Ateşgedeler, Sasani devrinde İran’ın dışına da taşmıştır. Mesela bugün Trabzon’daki Meydan semtinin ismi Osmanlı döneminde “Gebr-Gâvur Meydanı”ydı. Gebr; ateşgede, Mecusi demektir. Sasaniler döneminde Doğu Roma’nın bir şehri olan Trabzon’da ticaret yapan İran kolonileri vardı ve o dönemde orada ateşgede inşa edilmişti. Cumhuriyet devrinden sonra o isim kullanılmamıştır.

Ateş yandığından dumanın çıkması için ateşgedelerin yüksek bacaları vardı. İran tarihi ile ilgilenenler, Minarenin Arap kültüründe olmadığını ve ateşgedeler’deki bacalardan mülhem olduğunu iddia ediyorlar.

Ateşgedeler de ki ateşin yandığı bölüm.

DİA[13]’nın “Minare” maddesine göre; minare, sözlükte, “ışık veya ateş çıkan- görünen yer anlamındaki Arapça menâreden gelmektedir”. Buna göre ateşin-ışığın çıktığı yer Ateşgede bacaları. Belki şunu da ilave edebiliriz. Doğu Akdeniz de kıyı şeridinde fenerler vardı. Onlarda yüksek minare türünden bir yapı idi ve ışık saçardı. Onların tesiri var mı bilmiyorum.

Defin-Ölü Gömme
Çok eski dönemlerde ölü gömme âdetinin varlığını gösteren işaretler bulunmakla birlikte sonraları tıpkı Tibet Budistlerinde olduğu gibi Mecusilik’te de cesetlerin açıkta bırakılarak etlerinin vahşi hayvanlar ve kuşlar tarafından yenilmesi âdeti yaygınlaşmıştır. Ruh bedenden ayrıldıktan sonra ceset kirli sayılır ve onu toprağa gömmek, suya atmak ya da ateşte yakmak suretiyle temiz olan toprağı, suyu veya ateşi kirletmesine izin verilmez. Cesetler eski dönemlerde ıssız dağ başlarında, yakın zamanlarda ve günümüzde ise “Dahma” adı verilen özel binalarda çıplak şekilde açıkta bırakılır. Nihayet etten tamamıyla sıyrılıp kuruyan kemikler toplanarak haşir gününde yeniden dirilmesi inancıyla toprağa gömülür. Cesede yalnızca cenaze taşıyıcıları gibi bazı özel kişiler yaklaşabilir; bu kişilerin de özel bazı arınma ayinlerini yapmaları gerekir. Ölülerin arkasından dua edilir ve bu sayede ruhların cennete gireceğine inanılır.

Bugün İran’ın Yezd şehrinde “sessizlik kuleleri” var. Oraya giden turistlerin ziyaret ettiği bu yere biz de birkaç defa gittik. Şehrin dışında bir tepede inşa edilmiş iki adet yuvarlak kule. Ölüler aileleri tarafından kulelerin olduğu yere getirilir, buradaki özel görevliler de ölüyü kulelere taşırlar. Aileler orada ölülerini beklemek için yapılmış evlerde 5-6 gün bekler ve ölülerin etleri hayvanlar tarafından yendikten sonra kemikler oradaki kuyuya bırakılır, aileler de evlerine dönerlerdi. Bu uygulama 1960’lı yıllara kadar yapılıyormuş. Ama artık ölüleri gömüyorlar.

Dahma veya sessizlik kulesi.

Rahiplik Sistemi ve Mobed

Mecûsîliğin İran’da hâkim din olduğu eski dönemlerde toplumsal yapı, kraliyet hanedanı, rahipler, askerler ve halk (çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanlar) birbirinden ayrılmış vaziyetteydi. Rahipler, askerler ve halkın kutsal büyük ateşleri farklıydı. Bu çerçevede kraliyet hanedanının da kendine has kutsal ateşi vardı. Bir kral tahta çıktığında onun kutsal ateşi saltanatı boyunca sürekli yakılı tutulurdu.
Rahiplerin mensup olduğu sınıfların en önemlisi Mecî- Megi- Mobed grubudur. İran imparatorluklarının hâkimiyeti altındaki batı bölgelerinde yerleşik Mecûsî kolonilerinde etkin olan Mecîler, eski Yunan gibi Batı dünyasında Mecûsîliğin âdeta bu adla özdeşleşmesine sebep olmuştur.

Mobedler, ateş tapınaklarındaki başrahipler olduğu bilinmektedir. Rahiplik babadan oğula geçer. Rahiplerin giysileri; başa takılan külâha benzer bir başlık, bir elbise, ağzı kapatacak şekilde yüze takılan bir peçe ve bir kuşaktan oluşmaktadır. Bu giysiler zorunlu olarak beyazdır. Temizlik ve saflığı simgeleyen beyaz, rahip rengi olarak bilinir. Rahipler cenaze ve evlenme törenleri, dine giriş ayinleri vb. törenleri idare ederken bunun karşılığında belirli bir ücret alarak geçimlerini sağlarlar.

 

Dualizm- Zıt İki İlah Anlayışı

Daha önceki dönemlerde de düalizmin referansı olabilecek inanç ve düşünceler mevcut olmakla birlikte günümüzde Mecûsîliğin en çarpıcı özelliği olarak bilinen Ahura Mazda (Ohrmazd- iyi ruh), Ehrimen (Angra Mainyu- kötü ruh) düalizmi, Sâsânîler devri sonrasında ortaya çıkmıştır.

Pehlevîce- Mecûsî metni Bundehişn bu düalizme dayalı var oluşu oldukça açık bir şekilde anlatır. Buna göre başlangıçtan itibaren iki asli tanrısal varlık mevcuttu. Bunlardan Ahura Mazda kudret ve iyiliklerle çevrili ışık dünyasında iken Ehrimen, karanlıklarla çevrili olan derin çukurlarda kana susamış bir halde yaşıyordu. Her iki tanrısal varlık kendi âlemlerinde bir dizi yaratma eylemi gerçekleştirmiştir.

Böylece Ahura Mazda zamanı, ilâhî varlıkların özünü, Ameşa Spenta’yı (ölümsüz ruhlar, kutsallar) ve diğer ilâhî varlıkları, Ehrimen de benzer şekilde kendi ruhsal varlığıyla altı kötü varlığı ve diğer kötü varlıkları yaratmıştır. Ardından Ahura Mazda dünyayla ilgili olarak göğü, suyu, yeri, bitkileri, sığırı ve insanı, Ehrimen de canavarları vb. kötü varlıkları yaratmıştır. Bu düalizmde, bütün iyiliklerin yaratıcısı ve sorumlusu olan bir iyi tanrı ile bütün kötülüklerin yaratıcısı ve sorumlusu olan bir de kötü tanrının varlığı esastır. Bu iki güç ve onlara bağlı olan iyi ruh ve kötü ruh arasında çetin bir mücadelenin var olduğuna inanılır.

Mecusi Dualizmindeki İyi Ruhların Temsili Resmi.

Ahura Mazda yaratmayı iki aşamada tamamlamıştır; önce her şeyi ruhi, ardından maddi olarak var etmiştir. Varlıkların maddi olarak ortaya çıkmasıyla iyi- kötü savaşı aktivite kazanmıştır.

Mecusi inancına göre Ehrimen, metal âlemini yararak su yoluyla yeryüzü dünyasına çıkmış, buradaki bazı bölgeleri çöle çevirmiş; Ahura Mazda’nın yarattığı ilk insanla boğayı öldürmüş ve kutsal ateşi dumanla kirletmiştir.

Ahura Mazda bütün insanlığın prototipi olarak Keyûmers adında bir varlık yaratmıştır. Keyûmers, Ahura Mazda ve yeryüzünün oğlu olarak tanımlanır. Daha sonra öldürülen Keyûmers’in tohumları yeryüzüne dökülmüş ve bundan ilk insan çifti olan ve Âdem’le Havva’ya karşılık gelen Meşye ile Meşyâne doğmuştur.

 

İran ve Mecusiler

Bugün İran’da çok az sayıda Mecusi, Yezd ve Kirman bölgelerinde yaşıyor. Turistik seyahat yapanlar eğer Yezd’e giderse oradaki ateşgedeye de uğrarlar. Bizde Yezd’e ve oradaki ateşgedeye üç kez farklı rehber ile gittik. Rehberler Zerdüşt’e hayran ve oradaki Zerdüştiler hakkında iyi düşünceye sahipler. Zerdüşt’ü peygamber, Avesta’yı da döneminin semavi kitabı olarak kabul ediyorlar. İran’da görüştüğüm mollaların da düşüncesi böyle. Sadece günümüzde hükmünün geçtiğini söylüyorlar.

Bazı milliyetçiler, muhtevasına bakmadan Mecusiliği, sanki İran’ın millî dini gibi görüyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Zerdüştileri saymazsak, İranlıların Mecusilik hakkında pek malumatı yok. Genel bilgi olarak Sasani döneminde Mecusiliğin bozulduğuna inanıyorlar.

Mecusilerin Yezd Ateşgedesinde Bir Etkinliği.

Azeri Türkleri de dâhil İran’da güçlü bir İran milliyetçiliği var. Bunun delili de “Şehname”[14]dir. O, herkesin evinde olan eski İran efsanelerinin anlatıldığı kitaptır. Hatta nadiren de olsa bazı cenazelerde Şehname bile okunur. Bizim anladığımız, İranlının geçmişine olan sevgisini ve bağlılığını Şehname karşılıyor. O topraklarda ilk çıkan ve dünyayı etkileyen milli değerleri biliyorlar ve onlarla övünüyorlar. Mesela ilk insan hakları beyannamesi olarak kabul edilen “Kuriş[15] silindirinden” (m.ö. 6. asır) sık sık bahsederler. Bununla beraber Mecusi geleneğin en önemli eserlerinden olan “Ardavirafname”nin, Sasani döneminin başlangıcında ortaya çıktığı kabul edilir. Bir mobed’in “Metafizik yolculuğu- miraç”ını anlatan eser sonraki dönemde başka edebiyatları da etkilemiştir. “Dante”nin “İlahi Komedya”sı bunlardan biridir. Bazı ilahiyatçılar bizdeki miraç olayında anlatılan detayların çoğunun Ardaviravname’den alındığına inanırlar. Ama nedense Ardavirafname hakkında normal insanların hiç bilgisi yok. Dolaylı olarak İran’da 18-20 kişiye onu sordurduğumuzda ismini bile duymadıklarını öğrendik. Bizim anladığımız İran’ı etkileyen “din değil milliyetçilik”.

Ali Şeriati’ye Göre Mecusilik

“İranlılar, yüzyıllar öncesinde tek tanrıcılığa ulaşmıştı. Zerdüşt şeksiz ve şüphesiz muvahhitti ve İran toplumunu putperestlikten tek ilaha tapma aşamasına getirmişti. Zerdüşt sonrası varisleri tarafından düalizm ortaya atılmıştır.

Nübüvvete ve vahye inanç, gaybe iman, kıyamete iman, cennet ve cehenneme iman, hesap ve cezaya iman, İslam’ın İranlılara getirdiği yeni bir esas değildi. İranlılar bunların hepsine sahipti. Zerdüşt dini, İbrahim-î dinler dışında yukarıda zikredilenleri anlatan ilk dindir.

Buda dininin aksine Zerdüşt dini, iyimserlik ve gerçekçilik dinidir. İş üretimi ve tarımı şiddetle teşvik ediyor; onlar için çok sevaplar atfediyor. Esasen onun ahlakı, pratik zirai ilişkilere dayanır. Maddi hayatı reddetme, içe yönelme ve içten tabiat ötesine geçmeye dayanan Budizm ahlakının tersine, Zerdüşt dininin ruhuna, şiddetli bir realizm hâkimdir.

Sasaniler Zerdüşt dinini boş, çürümüş hale getirdiler. Çünkü Sasaniler siyasi iktidarını meşrulaştırma amacına ulaşabilmek için dini kullanma yoluna gitmiş ve Mecusi din adamlarına (mobedler) güç vermişlerdir. Bundan dolayı Mani ve Mazdek hareketleri halk tarafından ilgiyle karşılanmıştır. Sasani din adamları gücünün zirvesindeyken asaletten yoksun olduklarından İslam’ın ilk tekmesiyle yıkılmıştır. İslam gelmeseydi İran Mani ve Mazdek’te sığınak arayacaktı. Eğer orada da tutunamasa Hristiyanlığın kucağına düşerdi. Eğer İslam Hristiyanlığın yayılmasının karşısına dikilmeseydi, Hristiyanlık Zerdüşt İran’ını da yutardı.”

İran uzmanı Mikail Bayram’a göre ise İranlılar, “savaşlarda Müslümanlara yenilince İran’ın yönetici asker kısmı önce Horasan sonra Maveraünnehir’e kaçtı. Dini kesim olan mobedler’in çoğu da deniz yoluyla Hindistan’a gitti”. Bugün Hindistan’da Gücerat Bölgesi’nde yaşayan “Parsiler”, o dönemde göç eden mobedlerin torunlarıdır ve dinleri hala Zerdüştlük ‘tür. “Kendi yöneticilerinin onları yalnız bıraktıklarını gören İranlılar buna çok içerlemiş ve toplu Müslüman olmaları kolaylaşmıştır”.

 

12.02.2018, İSTANBUL

NAZMİ EMİN

 

Kaynakça:

Heath W. Lowry-Feridun Emecen, “Trabzon”, DİA, C: 41.

– Filiz Gündüz, “Mecusilik”, DİA, C: 30, İstanbul 2005.

– K. Demirci, “Hinduizm’in Kutsal Metinleri Vedalar”, İşaret Yay., İstanbul, 1991.

– Mehmet Alıcı, “Kadim İran’da Din”, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2012.

– “Zerdüştilerin Kutsal Metinleri”, Avesta Basın Yay., İstanbul 2012.

– Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi Bektaşi İnançların İslam Öncesi Temelleri”, İletişim Yay., İstanbul 2013.

– Cemil Meriç, “Bu Ülke”, İletişim Yay., İstanbul 1995.

– Ali Şeriati, “Dinler Tarihi 2, Fecr Yay, Ankara 2016.

– Nimet Yıldırım, “İran Kültürü, Pinhan”, İstanbul 2016.

 

[1] Pehlevice; Ahamenişler’in kullandığı eski Farsçanın bir diyalektiği olup etimolojik olarak Eski Farsça “Parthava”dan gelmektedir. Partlı anlamına gelen bu kelime Kuzeydoğu İran Lehçelerinden biri olduğu kabul edilmektedir. Daha sonra kademeli olarak fonetik değişime uğrayarak Pehlevi haline gelen dil, özellikle Sasani döneminde oluşan metinlere verilen bir ad olmuştur. Bu dil Müslümanların İran’ı fethinden sonra sadece Mobedler tarafından bilinmektedir.

[2] Bisutun Yazıtları; Kirmanşah, İran yakınlarındaki Bisütun Dağının bir uçurumunda yer alan çok dilli bir yazıt  ve büyük bir taş kabartma.

[3] Paganist; doğadaki bütün varlıkları kutsal gören bir inanç sistemi. Semavi dinlerden önce ortaya çıkmış veya

İbrahim’i Dinlerin dışındaki dinler olarak bilinir.

[4] Helenizm; Yunan kültürünün doğu kültürleriyle teması sonucu ortaya çıkan fikir, sanat ve felsefe akımı.

[5] Viştaspa (Gostasp); Avesta’da da ismi geçen ve Zerdüşt’e inanarak onun dinini yaymasına yardımcı olan, Doğu

İran veya Harezm bölgesinin hâkimi.

[6] Eşkaniler-Partlar; m.ö.250-m.s.224 Hazar Denizi’nin güneybatısında yerleşmiş, İran kökenli yarı göçebe halk.

İran’da Medler’den ve Akamenidler’den sonra gelen üçüncü yerel hanedanlık.

[7] Mani; Manihaizm dininin kurucusu. Bu din aslında müstakil bir din olmayıp Hıristiyanlığın, Zerdüştlüğün ve Budizm’in karışımından ibarettir. Mezopotamya’da bir İranlı ailenin oğlu olan Mani tarafından geliştirilen bu din, daha yayılmasının ilk yıllarında Sasani İran’ında takibata uğramış ve Mani İran’da m.s. 273 yılında derisi yüzülmek suretiyle idam edilmişti.

[8] Mazdek; m.s 5. yüzyılda İran’da ortaya çıkan düalist ve gnostik (mistik) karakterli reformist dinî hareketin lideri ve Avesta yorumcusudur. Kubâd’ın (Kavâd) saltanatı sırasında (488-496, 498-531) yaşamıştır. Kubâd’ın, Mezdekîliği kabul etmesiyle mülkün yeniden paylaşımı ve kadınlar konusundaki ortaklık uygulaması karışıklıklara yol açmış, ayaklanmalar ve yağmalar başlamıştır. Kubâd 496 yılında asiller ve din adamları tarafından azledilip tutuklanmış, yerine kardeşi Câmasb getirilmiştir. Kubâd bir süre sonra Eftalitler’in (Akhunlar) desteğini sağlayarak iktidarı yeniden ele geçirmiş (498), 528 yılı Mihrican bayramı sırasında Mezdek taraftarlarına genel bir katliam düzenlenmiş ve Mezdek, Kubâd veya oğlu Enûşirvân tarafından öldürülmüştür. Kubâd’ın yerine geçen oğlu Enûşirvân zamanında 531’de Mezdekîler ikinci defa katliama tâbi tutulmuş ve kitapları yakılmıştır. Katliamdan sonra Mezdekîlik, taraftarlarının kimliklerini gizlemesi sebebiyle karanlık bir mezhep haline dönüşmüştür. Katliamdan kurtulan Mezdekîler ya gizlenmiş ya da Orta Asya’nın Sâsânî hâkimiyeti dışındaki bölgelerine kaçmıştır. Kaynakların Mezdek’e nisbet ettiği görüşlerin en önemlisi insanlar arasındaki kıskançlık ve anlaşmazlık sebeplerini ortadan kaldırmak, mülkte ve kadınlarda ortaklaşa kullanım hakkı getirmesidir. Mezdek, insanların mutsuzluğunun en önemli sebebinin kin ve nifak olduğunu ve bunların, insanların eşitsizlikleri sebebiyle meydana geldiğini savunmuştur. Ona göre insanlar yaratılışta eşittir, dolayısıyla mevcut eşitsizliğe bir son vermek gereklidir. Bu sebeple bir kimsenin diğerinden fazla mal mülke veya kadına sahip olması doğru değildir. Mezdek’e göre maddî değerler, barışçı bir sosyal ve ekonomik düzen içinde, itidalle ve eşit şekilde kullanılmalıdır. Mezdek, Tanrı’nın yiyecekleri eşit biçimde tüketilmek üzere verdiğini, fakat insanların böyle davranmadığını, dolayısıyla zenginden alıp fakire vermek gerektiğini belirtmekte; arzu, öfke, intikam, ihtiyaç ve aç gözlülük gibi yönelişleri şeytani kabul etmekte ve bunları yenebilmek için malların ve kadınların paylaşılmasını öğütlemektedir.

[9] Vedalar; Hint kutsal kitapların en kadim metinleri sayılan Vedalar’ın m.ö. 1500’lü yıllar civarında Hint kıtasını işgal eden Ariler’e ait olduğu öngörülmekte. Bir nevi dua ve ilahileri bir araya getirdiği bu metinlere bilgi manasında “Veda” denmektedir.

[10] Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 2, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2016.

[11] Zerdüştlüğün Kutsal Metinleri, Avesta Yayınları.

[12] Mittaniler: m.ö. 1500-1300 yıllarında Yukarı Suriye ve Mezopotamya’da kurulmuş olan devlettir. Yönetici sınıf büyük oranda taşıdığı isimlerden dolayı Hint-Aryan olduğu düşünülen elitlerden oluşmaktaydı.

[13] DİA: Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.

[14] Şehname; İslamiyet öncesi İran’ın tarihi-efsanevi hükümdarlarının ve onlara her ko­şul­da bağ­lı kah­ramanların ül­ke­le­ri­ni, milli gelenek ve göreneklerini ko­­­ru­­mak adına ver­dik­le­ri mü­­ca­de­­lenin des­ta­nı. İran­lı­la­rın Arap­la­ra ye­nil­me­le­rin­den dört yüz yıl son­ra ka­le­me alınan bu 60.000 beyitlik eser Gazneliler hükümdarı olan Sultan Mahmut’a yaklaşık 1020’li yıllarda sunulmuştur. İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir.

[15] Kuriş- Kiros; 2. Kiros diye bilinen Fars hükümdarının (m.ö. 580–529) hayatına ilişkin güvenilir bilgi yoktur. Fars’lı Prens Kmabyses’in (Siyavahş) oğlu olduğu sanılır. Anne tarafından dedesi olan Med Kralı Astyages’i (Fefrasiyab) devirerek (m.ö. 550) Med İmparatorluğu’nun yerine daha geniş ve güçlü Pers İmparatorluğu’nu kurmuştur.

Lidya’nın başkenti Sardis’i ele geçirmiş, Lidya ile birlikte, Ege Denizi kıyısındaki İyon kentlerini de Pers İmparatorluğu’na bağlamıştır. Ön Asya’daki Kilikya Devleti ile bir ittifak antlaşması imzaladıktan sonra doğuya yönelerek Babil’i ele geçirmiştir (m.ö. 539). Böylece Mezopotamya, Suriye ve Filistin de Pers egemenliğine girmiştir. Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan göçebelerin üzerine yürüyerek, kraliçelerinin (Tomris Hanım diye tarihte zikrediliyor) oğlunu tutsak almış ve intihar etmesine neden olmuştur. Bunun üzerine Kraliçe, öç almak amacıyla Pers Ordusu’nu yenerek, Kiros’u öldürmüştür (m.ö. 529).

Kiros, Bugünkü İranlıların övünç kaynağı olan ilk insan hakları bildirgesi olarak kabul edilen “Kiros Silindiri”ni yazdırmıştır.

Bu Makaleyi Yazdır

Yazar: Nazmi Emin

Bu Makaleyi Paylaş

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir