En Uzak Batı – Mağrip El Aksa – Fas

Müslüman coğrafyacılar, batıya doğru kara bitince okyanusa gelindi ve ötesinde ne olduğu o günkü şartlarda bilinmediğinden buraya en uzak batı manasında “Mağrip el Aksa“ dediler. Hem Akdeniz de hem de Atlas Okyanusunda uzun sahilleri olması sebebiyle çok erken dönemlerde tacirler buralara iskeleler yaptı. Daha önce de Romalılar buraya Moritanya dediler. Avrupalılar ise buraya Marokan’dan (meşhur kırmızı keçi derisinden dolayı ) mülhem Morocco dediler. Bizim coğrafyada ise Fas (eski başkent Fes’ ten mülhem) denildi. Sanırım o bölgedeki Tunus, Cezayir ve Fas ülkeleri hep başkentlerinin ismiyle zikretiyoruz. Çünkü oralar önceden farklı devletler değildi.

Bu toprakların en eski yerli halkı Berberilerdir. Berberilere, buraya gelen Yunanlı tüccarlar bizden olmayan manasında “barbaroı“ dediler. Muhtemel Berberi ismi de bundan türedi. Bugün bu topraklar yaşayanlar genel itibariyle, Berberiler ile buraya 7. Yüzyılda gelen Arapların torunlarının karışımından oluşan bir halk ama saf Arap ve saf Berberi de olanlarda var. Özellikle Sahrada ve güneyde yaşayan Berberiler hala mevcut dillerini koruyor. Bu topraklara değişik amaçla göçler olmuştur. Bunların bir kısmı ticaret için geldiler, ama Kartacalılar sonra ki dönmelerde ticaret haricinde Roma’dan korunmak için Tunus’dan buralara sığındılar. Yahudilerde MÖ.1 ve 2. Yüzyıllarda Roma İsyanından sonra buralara geldiler ki bazı Berberiler Yahudiliği seçmesi o dönemden itibaren olabilir. 9. Yüzyıldan itibaren Endülüs’ten buraya göçler başladı ama esas büyük göç 14. ve 15. Yüzyıllarda Hristiyan İstilasından kaçan yüzbinlerce Yahudi ve Müslümandan başka Sadiler döneminde Batı Afrika’dan getirilen siyah kölelerin torunlarını da saymak gerekir.

Fes Medinasında bir sokak.

15-21 ağustos 2014 ve 18-25 Ekim 2015 tarihleri arasında iki kez Fas’ı ziyaret ettim. İlk seyahatim;  “Kazablanka, Rabat, Fes, İfrane, Orta atlas dağları ve Meknes“e idi. İkinci seyahatimde ise güney kısmına; Marakeş, Quarzazat, Yüksek Atlas dağları ve Jagora ( sahraya açılan kapı ) civarı idi. Daha önce gittiğim yerlerin medeniyetlerin den etkilenirdim, burada ise ilaveten coğrafi konum gibi farklı faktörler de var. Kendimi bu ülkede nedense çok rahat hissettim, yaşanılacak bir yer. Pek Arap ülkesi gibi görünmüyor. Şehirlerde insanlar kendi aralarında Fransızca konuşuyor. Mesela beni gezdiren rehber taksi şoförleriyle hep Fransızca konuşuyordu.

Ortaçağ İslam şehirlerinin en korunmuşları burada. Eski şehirlere Medina deniyor etrafları surlarla çevrili daracık sokaklarıyla kendine has yerleşim mahtığıyla gelenleri büyülüyor. Burada en büyük cadde ve bulvarların ismi 5. Muhammed, daha küçüklerinin ismi ise 2. Hasan. Bizdeki Atatürk ve İnönü adına olan cadde ve bulvarları gibi ama çok daha fazlası.

Fas’ın milli içeceği “nane çayı”, yiyeceği ise “tajin” ve “kuskus“tur. Giyeceği ise “Cellabe“, kendine has sanatı ise “Zelliş“tir. Bunları ayrı ayrı ileride işleyeceğiz. Burada şehre giriş kapıları bir ifade aracı. Medinaların değişik yerlerine kapılar yapılmış ve genellikle bu kapılara bulunduğu yöndeki şehrin ismini aldığı gibi başka isimleri de var. Ama ortak özellikleri buradaki yerleşik sanatların hepsi kapılarda uygulanmış.

Karaviyyun Caminde havuzdan abdest alan Faslılar.

Fas’ta bölge ölçeğinde büyük devletler kuruldu. Endülüs’ten Mali’ye ve Tunus’u da içine alan coğrafyaya hükmettiler. Endülüs Emevi devleti yıkıldıktan sonra Endülüs’te  kısa süreli “Tevaif-ül  Mülk – beylikler” adlarında bölgesel zayıf devletler kuruldu. Orada daha sonraki 4 asırlık dönemin 11-13 asır aralarındaki kısmına Fas’ta kurulan güçlü devletler hükmetti. Önümüzde ki günlerde Endülüs seyahatimizi yazarken o konuya değineceğiz.

Fas mimarisi Kuzey Afrika’ya has, minareleri yuvarlak değil kare veya dikdörtgen formatında, camilerinde bizde olduğu gibi büyük kubbe yok; çok küçük, cami boyutuna göre ihmal edilecek büyüklükte kubbe var. Ayrıca burada 1993 yılında yapılan meşhur 2. Hasan camii hariç diğer camilere gayri Müslimler giremiyor. Cami halıları özensiz ve hatta bazıları kıbleye göre konulmamış. Mesela Karaviyyun camisinin halıları kıble ile 30 derece farklıydı. Bugün Taç Mahal ile yarışacak estetikte yapılan 2. Hasan Camisinde ki halılar da alelade, normal sıradan camilerdeki gibi. Genel itibarı ile tuvaletlerde musluk yok kaplara su konup içeri giriliyor. Abdesthanelerde de öyle. Ya kaplara su konuyor veya ortada havuzun etrafında oturulup oradan su alıp abdest alınıyor. Ezanları da çok özenli okunmuyor veya bizdeki gibi makamlı değil.

Fes- Karaviyyun Cami

Esasen bu ülkede bazı gariplikleri ben pek çözemedim. Eğlence sektörü bol ve turistler buraya çok geliyor ama alkollü içki her yerde serbest değil. Faslı birisi orucunu açıktan yerse karakola getiriliyor ve bir ay hapis cezası var ama kimse yattı mı sorusuna rehberler bilmiyorum cevabını verdi. Birde burada birden çok evliliğe müsaade var fakat eşin izni olursa. Bu uygulama İran’da da böyle.

Burada kurulan devletler ekseriyetle dini referanslı devletler oldu. fakat iki üç nesil sonra Endülüs’ün etkisi ile değiştiler. İlk devlet olarak kurulan İdrisiler, Şeriflerden ( Hz. Hasan soyundan gelenler şerif, Hz Hüseyin soyundan gelenlere seyit denir ) idi. Daha sonra 16. Yüzyılda gelen Sadiler ve 17. Yüzyıldan bugüne kadar gelen krallar da başka bir şerif ailelerinden geliyor. Bugün ’ki kral da şeriflerdendir.

Fes ve Marakeş son derece önemli sıra dışı iki ayrı şehir. Seyahatlerde muhakkak gezilmesi gereken yerler. Fes en eski korunmuş şehirlerden biridir. Marakeş ise nevi şahsına münhasır bir yer. Ayrı bir büyüsü var. 1960’lar da hippilerin rağbet ettiği şehirlerden biri. Diğerleri İstanbul, kabil ve Katmandu idi. Dericilik Fes’te çok meşhurdur. Fes el Bali’deki 1200 Yıllık deri tabaklama atölyeleri eski ve doğal usullerle hala devam ediyor. Ayrıca kumaş boyama sanatı Fenikelilerden geliyor. Argan yağı dünyada sadece Fas’ta yetişiyor.

Rabat

Vietnam’ın devrimci lideri “Ho che minh“e göre dünyada silahlı bağımsız hareketin öncüsü saydığı “ AbdulKerim el Khattabi “ Rıf dağlarındaki Berberilerdendir. Fransız ve İspanyol sömürgeciliğine karşı Rıf dağlarında başlayan direnişin öncüsüydü. 1921 direnişi sonunda Rıf Cumhuriyeti kuran direnişçiler Abdul Kerim’i de cumhurbaşkanı ilan ettiler. Bu olay üzerine Madrid’de bir konferans düzenleyen Fransız ve İspanyol hükümetleri güçlü bir karar alarak büyük bir orduyla direnişçileri kuşatmış. Abdul Kerim teslim olmuş böylece Rıf Dağlarının isyanı bastırılmış. Rıf Cumhuriyeti ancak altı yıl sürebilmiş. Abdul Kerim için uzun sürgün dönemi başlar. 1956 yılında Fas’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Kral 5. Muhammet tarafından ülkeye davet edilen Abdul Kerim şöyle haber gönderir, “Afrika topraklarından son Fransız askeri geri çekilinceye kadar ülkeme dönmeyeceğim “.

Essavira

Fas tarihi erken dönemlerde başlar. Fenikeliler M.Ö. 1000’li yıllarda Fas sahillerinde göründüler. Tanca Ve Essavira‘da koloniler, bugünkü Rabat’ın olduğu yerde de şehir kurdular. Avcılık ve ziraat yapmakta olan Berberileri yavaş yavaş ticarete alıştırdılar. Fenikeliler burayı başlangıçta iskele vazifesi gördürdüler ama sonra önemli koloniler kurdular. Bu koloniler daha sonra onlarla aynı soydan gelen Tunus – Kartacalıların eline geçti. Kartacalılar Berberilerle dostane ilişki içine girdiler ve onları ordularında asker olarak istihdam ettiler ve burada üç Berberi krallığı kurdular.  1. Pön savaşında –M.Ö. 264-261 – Roma’ya karşı berberiler Kartacalıları tuttular. Fakat 2. Pön savaşında – M.Ö. 218-201 – Romanın tarafına geçtiler. Berberiler Romanın hâkimiyetinde 4 asır kaldı. M.Ö. 25 ve M.S 23 yılları arasında burası yakışıklı berberi kral 2. Iuba tarafından yönetildi. 2. Iuba aynı zamanda Morcusu Antonius ve Cleopatra’nın kızları Cleopatra Selena ile evliydi. Bugün Rabat’ta Shella olarak bilinen Sala koloniyi kurdular. İç kesimlerinde fazla ilerleyemediklerinden Berberilerin dilleri ve kültürleri Romalılardan pek etkilenmedi.  M.S. 430’lu yıllarda İber yarımadasından Vizogotlar tarafından sürülen Vandallar buraya bir asır kadar hükmettiler ve ülkenin kuzey kısmını Bizans’a terk etmek zorunda kaldılar. Geri kalan kısmı da Berberilere kaldı.

Medinalarda Evlerin olduğu sokak (derb)

İslami dönemde Fas’ın ilk fatihi “Ukbe bin Nafi“dir. 682 de Kayrevan da ki 2. Valilik döneminde önce Tanca’ya daha sonra güneye kadar indi. Dönüş yolunda Berberi bir kabilenin kurduğu pusu sonucunda 100 adamıyla öldürüldü. Esas itibarıyla buraların tam feth edilmesi, Ukbe den sonra Vali olan “Musa bin Nusayr” zamanın da oldu. Musa da Ukbe bin Nafi’nin yolunu izledi. Önce Tanca’yı hâkimiyetine aldı, buraya azatlısı Berberi “Tarık bin Ziyad’ ı bıraktı ve sonra güneye doğru yola çıktı. Yol boyunca berberi kabileler İslam’ı kabul etti. Böylece Fas toprakları Müslümanların eline geçti.

Emeviler den korkan bir grup Hariciler Fas bölgesine geldi ve kendi öğretilerini yaymaya başladı. Emeviler’in vergi sisteminden hoşnut olmayan berberiler haricilerin öğretilerinden etkilenerek isyan ettiler ve bu bölgelerde değişik berberi kabileleri hakim oldu. Emeviler’de insanların fethi yerine toprakların fethi anlayışı vardı dolayısıyla Müslüman olan topluluklardan da cizye türü vergi alıyorlardı. Bu tür uygulamalara doğuda İranlılar ve Türkler batıda ise berberiler isyan etmiştir.

Medinalar

Medinaların Çarşı kısmında bir sokak (sug).

Kuzey Afrika da 7. Asırdan sonra kurulan şehir yerleşim yerleri “Medina” diye adlandırılır. En eski korunmuş olanda Fas’ın Fes şehrindeki “Fes el Bali“dir ki yaklaşık 1200 yıllık bir şehir. Bu medinalar her zaman daire şeklinde surlarla çevrili. Hepsinin kapıları akşam kapatılıyor. Kapıların adları ekseriyet o istikametteki şehirlerden geliyor bazen de üzerindeki nakıştan. Kervanların giriş çıkışına uygun kapılar medinanın ana caddesine bağlanıyor. Bu caddelerin çıktığı meydanlar alıcı ile satıcının, tüccarla zanaatkarın buluştuğu meydanlardır. Şehrin ulu camisi de bu meydanda bulunur. Bu kapıların açılma ve kapanma saatleri ulu camiden okunan ezana göre ayarlanır.

Ortaya çıktığı dönemde medinalar iki ana bölüme ayrılıyordu; çarşılar ve mahalleler. Üretim ve ticaretin yapıldığı suglar’ın bir araya gelmesiyle çarşılar oluşur. Suqlar aynı tür malların üretildiği atölyeler ve bu tarz malları satan dükkânların toplamından oluşur. Her suq’un yanında o iş koluyla bağlantılı başka bir meslek bulunur.

Mahalleler ise daima çarşıların dışında kuruluyor. Her mahalleyi oluşturan derpler (sokak) aynı sülaleye ait ve onların adıyla anılıyor. Genişliği üç metreden fazla olmayan derpler de sağlı sollu yerleşmiş evlerin cümle kapıları bulunuyor. Akraba evleri olsa bile kapılar karşılıklı birbirine bakmıyor. En sonda ki ev genellikle mahallenin büyüğüne aittir. Kapısı da genellikle daha gösterişlidir.

Fes, Kayrevan Cami- Üniversitesi

Her mahallenin kolay ulaşılır bir yerinde muhakkak bir cami olur. Genellikle caminin yanında her mahallede bir mektep, yine mahallenin hamamı olmazsa olmazlardan ve merkeze yakın bir yerlerde bulunur. Bunların yanında ayrıca fırın, çeşme ve değirmende olurdu.

Fırın mahallede bulunan en önemli unsurdu. Bunlar sabah akşam ekmek üretip raflara dizen yerler değildi. Burası mahallenin kadınlarının hazırladıklarının pişirme yeri. Kadınlar tavalarda, tepsilerde hazırladıklarını buraya getirir ve ayaküstü sohbet ederler. Fırın, herkesin bildiği düzenle çalışmıyor. Sabahleyin ekmek tepsileri getiriliyor, öğlenden sonrada kurabiye çörek tepsileri gelir. Burada fırıncı, gelen tepsileri pişirmekle yükümlü. Bir de hangi tepsi ve tavanın kime ait olduğunu bilmesi. Bunlar için esasen kolay bir yol bulunmuştu. Her ailenin bir mührü vardı, evde mayalanıp biçim verilen hamurlar teker teker mühürlenerek fırına gönderilirdi.

Mahallenin bir başka olmazsa olmazları çeşmeler. Fes el Bali de her mahallede birden fazla çeşme bulunurdu. “Seqqaya” denen çeşmeler Fes el Bali de 11-12. Asırda hüküm sürmüş Murabıtlar devrinden kalma. Fas’ta tarih boyunca halkın suya ulaşımı önemsenmiş. Neredeyse bin yıllık çeşmelerin çoğu akıyor. Akmayanlar ise, 20. Yüzyılda modern Fes’ in binaları yapılırken tarihi kanallar tahrip edilmiş.

Fes

2014 Ağustos’unda ilk Fas seyahatimin ikinci durağı Fes şehriydi. İki gün Kazablanka da kalmıştım. Orada beni gezdiren taksiciyle anlaştık ve yaklaşık üç saatlik bir mesafede ki Fes’ e geldim. Buraya gelirken hep hayalimde Kayrevan Cami Üniversitesi’ni (ilk üniversiteler İslam dünyasında cami-üniversite şeklindeydi. Dünyada bilinen 2. Üniversite Ezher de cami-üniversitesi şeklindeydi. Daha sonra Avrupa’da başlayan ilk üniversitede Katedral- üniversite şeklindeydi ) görmek vardı. Fas ziyaretimin tetikleyici amili oydu.

Fes Kayrevan caminde 14. asırdan Kalma Su Saatinin Rekonstrüksiyonu ( İstanbul Bilim Ve Teknoloji Tarihi Müzesi- İstanbul).

Literatüre geçmiş dünyadaki ilk cami-üniversitesini görmek heyecanıyla buradaki rehberle programım bir gün sonra başlıyordu ama vaktim olduğu için etrafı kendim dolaşmak istedim ve yalnız başıma Fes el Bali ye gittim. Surların içinde arabalara göre yol yok. Yürüyerek sora sora Kayrevan Cami-Üniversitesini buldum. Etrafındaki binalardan yapının heybetini fark edemedim.

Kayrevan caminde bir başka önemli şeyde orada bulunan su saati idi. Bu su saatinin aynı şekliyle (rekonstrüksiyon) İstanbul Bilim Ve Teknoloji Tarihi Müzesinde bir numunesi yapılmış. Buradaki alet, günü 24 simetrik saate bölen, günümüze ulaşmış en eski su saatidir.

Bu tür tarihi eserlerin kapısında her zaman gayrı resmi rehberler bekler ve laf atarlar, ayrıca nereli olduğumuzu tahmin etmeye çalışırlar ki belki muhabbet için bir orta nokta bulunur. Etrafımda iki çocuk dolaşmaya ve laf atmaya başladılar. biri 9, diğeri 11 yaşlarında.  Önce Fransızcayla başladılar sonra İngilizceye döndüler. Hoşuma gitmediler değil. Neyse ben içeri girerken onları sokmadılar.

Fes el Bali (eski fes medinası).

Fas genelinde Camilere gayri Müslimlerin girmesi yasak olduğundan dışarda sıkı kontrol ediyorlar. Biz selam verince destursuz içeri aldı kapıdaki görevli. İçeri girdim dolaşmaya başladım. Bu tür yerlerde yanında rehber yoksa kapı görevlileri de o göreve talip olur. İlk dikkatimizi insanların dışarıdaki havuzdan maşrapayla su alarak abdest almaları çekti. İkincisi de içeride ‘ki sütun ormanı. Birde ne göreyim sütunların arasında 9 yaşlarındaki rehberimiz beni takip ediyor. Bir taraftan da cami görevlisini de gözetiyor. Bana laf atıyor başka yerleri de bana gezdirebileceğini söylüyor. O sırada görevlide onu izliyormuş potansiyel müşterisini kaçırmamak için. Neyse çocuğu dışarıya atıyor bu sefer o benimle ilgilenmeye başladı. Orada olan çok su saatini bana gösterdi. Epey orada vakit geçirdikten sonra hava kararmasıyla dışarı çıktım ki bizim cevval gayri resmi çocuk rehberler dışarıda beni bekliyormuş. Normalde oralarda yöresel bir yerde yemek yiyip otele dönmek istiyordum ki bana ısrar ettiler seni aynı dönemde yapılmış Endülüs Camiine de götürelim. Onun hakkında bir şey okumamıştım. 9. Asırda Endülüs’ten gelen göçmenler için yapılmış mahalle ki caminin ismi de oradan geliyor.

Fes el Bali’nin ana giriş kapılarından birisi.

Endülüs caminin bir diğer özelliği, Karaviyyun Cami-Üniversitesini yapan Fatma el Fihri’nin kız kardeşi de o camiyi  yaptırmış. Babaları çok başarılı tüccar olan bu hanım efendiler, babalarının vefatından sonra servetlerini bu tür yerele harcamışlar.  Medinanın daracık sokaklarında yarışa yarışa bizim minik rehberlerle Endülüs Camine yetişmeye çalışıyoruz çünkü yatsıdan sonra kapanabilir. Camiye vardık, alelacele içiri girince hemen birisi önümü kesti. Bende okkalı bir selam verdim böylece Müslüman olduğumuz anlaşıldı ve camiyi gezmemize destur çıktı. Burada pek uzun kalmadık, kısa bir geziden sonra rehberlere nerede yemek yiyebileceğimizi sordum onlarda teraslı olan kendilerini tanıdığı bir yere götürdüler. Eski bir büyük evden lokanta ve butik otele dönüştürülmüş şirin bir yer. Terastan eski Fes’ i seyredebiliyorsun. Benden başka birkaç masada başka turistler vardı. Rehberlerimiz işlerini baya ciddiye almışlar. Benimle aynı masaya oturmadılar. Onlara da yemek ısmarladım pek istemediler, ısrar edince kabul ettiler ama hala rehberliğin verdiği ciddiyeti muhafaza ettiler. Güzel bir akşamdı hava serinlemişti etraf keyifle seyredilecek bir atmosfer oluşmuştu.  Yemeğin sonlarına doğru bizim rehberler çocuk olduklarını hatırlayıp başladılar birbirleriyle şakalaşmaya.  Yemek ve çay faslı bitti artık dönme zamanı, medinanın dışına kadar yolcu ettiler beni ama tam dışarıya çıkamadılar. Buralarda gayri resmi rehberler polislerden çok korkuyor. Yolda bana bildikleri dilleri anlattılar, biraz Japonca’da biliyorlarmış. Sordum onlara Çince bilip bilmediklerini, hayır dediler hiç Çinli turist gelmemiş oralara. Onlara birkaç Çince selamlaşma türü kelimeler öğrettim ileride lazım olur diye. Selamlaşmayı bildin mi rehberler için iyi bir başlangıç olur. Gayri resmi rehberlerde kuraldır; önce dikkati çekersin sonra arkası gelir. Yurtdışında taksiciler ve rehberlerle her zaman sıra dışı hatıralar olur.

Fes ilk zamanlar Berberilerin yaşadığı mütevazı bir yerdi. 9. Asırda İdrislerin burayı başkent yapmasıyla yıldızı parladı.  Fes; başa takılan kırmızı silindirik başlığın ilk üretim yeri olduğundan bu şehirden ismini almış olabilir. Bu gün hala Uzak Asya’daki Müslüman ülkelerde kullanılan fes, bir zamanlar Osmanlı ve bazı İslam ülkelerinde de kullanılmıştı. Bu şehir, Ortaçağ İslam şehirlerinden en korunmuşudur. Kuzey Afrika’daki eski şehirlere medina denir. Fes teki Medina, Medinalara ait bütün özellikleri üzerinde taşır ve tarih orada hiç durmamış. Bugün Fes el Bali UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınmıştır.

Tarih boyunca Fes yan yana kurulmuş. Eski şehir ile yeni şehir bitişik. Eski şehrin ismi Fes-i Bali, yenisinin ise “Fes-i Cedit“. Yeni dediğimiz 700 yıllık bir şehir. 13. Asırda “Merini” hanedanları zamanında kurulmuş. Eskisi ise 1200 yıllık. Birde 20. Yüzyılda Fransızlar tarafından kurulan bir şehir var ki onunda ismi “Fes-el Villa Novella“. Fes-i bali’ye önce Tunus- Kayrevandan Arap kabileler göç etmiş ve bulundukları mevki Kayrevan mahallesi olmuş. Bir süre sonra 3. Abdurrahman devrinde Endülüs’te çıkan ayaklanmalardan dolayı 1000 aile buraya yerleşti. Onların yerleştiği bölgede Endülüs Mahallesi oldu. Bu göçlerle beraber Fes köklü değişimini gerçekleştirmiş, kültürel derinliğe sahip üç halkın; Berberi, Arap ve Endülüslülerin mimari ve hayat birikimleri ve tecrübeleri birleşince, Fes’ in bugüne kadar gelen kimliği doğmuş, Şehir bu bereketli harmanın ürünü. Fes, Fas’ın moral değerlerini sürdürdüğü gibi kültürel başkenti de olmuş. Fesliler kendilerini seçkin insan olarak görürler. Fes medina da doğup büyüyen birisinin özel yetenekleri olduğuna inanılır; kültürlü, ince fikirli ve sanatçı ruhlu.

Seyyahlara göre Fes merakın şehridir. Karmaşasına rağmen, her sug ( sokak ) ve meydanın bir mantığı vardır.  Fes-el Bali, 9400 sokak, aralık ve geçitten oluşuyormuş. Bu kadar sokak birçok şehirde olabilir fakat bu kadar dar alana sıkışan ve iç içe geçmiş yer zor bulunur. Adeta üç boyutlu labirentler den biri. Dar sokaklı medina’daki büyük ailelerin evleri otellere dönüştürülmüş.

Şehrin tam ortasındaki Karaviyun cami buranın göz bebeklerinden biri. 859 yılında yapılan cami, 12. Yüzyılda yenilenmiş. Burası sadece Fes şehrinin değil Fas’ın da ruhani merkezi gibi. Cami 20.000 kişinin namaz kılacağı büyüklükte. Etrafındaki sokak ve evlerle kuşatışmış büyüklüğünü tahayyül etmek zor. Ancak yukarıdan gözükebilir. Çok zengin iç malzemeleri ve sütunlar ormanı gibi uzayıp giden koridorlar. Cami kompleksinin içindeki medrese dünyada bilinen ilk üniversitedir. 9. Yüzyılda yapılan üniversite Okford ve Sorbondan 4 asır evveldir. Bu eserin banisi Tunus – Kayrevandan buraya gelen zengin bir ailenin kızı “Fatma el Fıhrı” idi.

Bou İnal Medresesi, Fes.

Kayrevan Camisine ek olarak 1325 yılında Ebu Saıd tarafından yapılan “Medrese el Aktarin“, Merini hanedanları döneminin sanatını barındırır. Medina’nın içindeki “Medrese Bou İnal” teknoloji okulu olarak tasarlanmış ve 1357 yılında bitirilerek kullanılmaya başlamıştır. Medresenin çini parçalarıyla yapılan “zelliş“ işlemeleri, oymalı sıva nakışları,  sedir ağacından yapılan pencere “kafes muşarabiyeleri” (cumbalar ) üstün bir sanat eseri olarak Merini hanedanlığının namını yürütüyor. Granada da ki El Hamra Sarayının süslemelerine çok benzer çünkü aynı dönemin mimarisi.

Fes medinadaki Neccarin Meydanı; ismini meydanın çevresindeki marangozlardan alıyor. Marangozlar meydanın etrafındaki sokaklarda toplanmış. Sokağın birisinde “nikah tahtları“ yapılıyor. Düğünlerde gelin ve Damat’ın oturması için yapılmış üstü tenteli, püsküllü, nakışlı ve albenili kral tahtlarının bir tür taklidi gibi. Bir kez oturulan bu tahtların muhtemelen ikinci eli de var.

Çuawara

Burası dericilerin deri tabakladığı, 1200 yıldan beri Fes medina’nın en sıra dışı köşelerinden biri. Bazı seyyahlara göre, buranın eşi benzeri yok, ne Bangladeş – Dakka da nede Hindistan’da ki büyük tabakhanelerde, nede bizim Safranbolu da bir vakit dericiliğin merkezi olan tabakhanelerde. Buradaki işlemler seyir teraslarından izlenebiliyor. Seyir terasları işlenmiş deri satan tabakhaneyi çevreleyen mağazaların üst katları. Koku alıcı olarak da nane veriliyorlar. Buradaki mağazaların bu hizmeti verirken ki beklentileri, birkaç parça işlenmiş deri mamulü satmak. Bizde buraya has pabuçlardan aldık.

Çuawara: Fes’teki 1200 yıllık tabakhane.

Fes el Bali’deki tavuk satanlar.

Fas dericiliğinin eskiden beri dünya pazarlarında yeri olduğu biliniyor. Avrupalıların buraya verdiği Morrocco ismi, işlenmiş bir deri türü “Marokan“ dan  mülhem. Marokan ilk başlarda kitap ciltlemede kullanılan, sonra mobilya döşemelerine kadar geniş bir kullanım alanı bulmuş. Tabakhane de ki geleneksel yöntemler sadece hammaddenin işleyişi ile sınırlı değil, merkeplerin sırtında tabakhaneye taşınmasından, eski lonca sistemine uygun kalite sınıflamasına kadar her aşamada geçerli. Tabaklama işlemi sırasında güvercin gübresi, inek idrarı ve palamut külü gibi doğal malzemeler kullanılır. Boyama işleminde de doğal malzeme olan kökler, kabuklar ve tohumlar kullanılıyor. Ustalarının hemen hepsi de debbağlık mesleğini kuşaktan kuşağa sürdüren ailelerden geliyor. Öte yandan bu tarihi Mekânın dışında Fes de tamamen kimyevi maddelerle deri işleyen bir sürü tabakhaneler de var.

Fes Medina da ki maharetli tavuk kasaplar, bir başka yerde görmediğim sıra dışı şeylerden. Müşteri kafesteki canlı tavuğu seçiyor ve gerisi bizim maharetli tavuk kasaba kalıyor. Kafesten çıkardığı tavuğu kanatlarından tutup yelpaze gibi açarak sırtta birleştiriliyor. Birinin uzun teleği diğerinin ucuna geçiriliyor ve iki kanat böylece düğümlenmiş oluyor. Terazide tartılıyor bedeli hesaplandıktan sonra kafası orda hemen kesilir. Vücudu daha soğumadan kaynar suyun içine atılır biraz bekledikten sonra ayıklanıp müşteriye verilir.

Fes çeşmeleri

fes şehri sayısız çeşmelerini, Murabıt Sultanı Yusuf bin Taşfin’e (1061-1106) borçludur. 11 yüzyılda ırmağın yönü değiştirilerek üstün bir mühendislik çalışması sonucu kendi kendini temizleyen ayrıntılı bir kanal sistemiyle su taşınarak, şehrin her mahallesine birden fazla çeşmeler yapıldı. Ayrıca şehirdeki her camiye, medreseye, hana, hamama hatta zengin evlerin çoğuna su verildi. İçme suyu sağlayan sokak çeşmeleri şehre ferahlık veriyor, hem de sesleriyle şehri şenlendiriyordu. Sulama sistemleri daha sonra gelen Muvahhit hanedanlığı döneminde de devam ettirildi. Bu çeşmelerin bazıları hariç birçoğu çalışır durumda. Fes de 20. Yüzyılda Fransızlar tarafından yapılan yeni şehir – Villa Nowella – için alınan hafriyatlardan dolayı bazı kanal sistemleri tahrip edildi.

Fes el Bali de ilginç bir su saati var. Beş yüz yılı aşkındır çalışmamakta. Orijinal işletme planları kaybolduğundan kimse nasıl çalıştığını bilmemekte. Aynı durum Granada da ki El Hamra sarayının avlularının birinde mermerden 12 adet aslan var. Her saat başı birisinin ağzından su fışkırıyordu. Daha sonra yapılan tadilattan sonra nasıl çalıştırıldığı bilinmediğinden hepsinin ağzından aynı anda su akıyor artık.

Fes el Cedit

Yeni Fes demek, öyle bir yeni şehir düşününki 700 yıllık.  Fes el Bali’nin yanına kurulan bu şehir ondan 500 yıl sonra kurulduğu için yeni şehir ismini almış. Çok güçlü şehir duvarlarıyla Merini Sulatanı ” Ebu Yusuf El Yakup” tarafından 13. Asırda Fes el Bali’nin yanında yapıldı. Yeni şehre yapılan saray nerdeyse şehrin yarısını kaplıyor. Sarayın önünde çok büyük bulvar vardı. Rehber orası için ilk Şanzolize Caddesi ( Paristeki meşhur cadde) benzetmesini yaptı. Hemen sarayın yanı başında Yahudi Mahallesi “Mellah” yapıldı. Mahalle,  şu an hala oldukça iyi durumda. Buna benzer mahalle Marakeşte de var. Şu sıralar şehirde hiç Yahudi kalmamış ama mellah evleri dışa açık pencereleri ve süslü balkonlarıyla dikkat çekiyor. Başka özellikleri ise, ana caddedeki iki katlı evlerin alt katında ticaret hanelerin bulunması. Hâlbuki İslam şehircilik anlayışında bunlar ayrı ayrı yerlerdedir.

Fes el Cedid’in sarayının kapısı.

Fes de “Ticaniler” tarikatı meşhur. Akşam namazından sonra zikir çekiyorlar. Bu tarikat Fas orjinlidir. 1940-50’li yıllarda Türkiye de “Kemal Pilavoğlu“nun liderliğini yaptığı tarikat, Ticaniler diye anılıyor ve Orada ki tarikatın bir kolu. Ama onu esas Türkiye de meşhur eden tarikatın 1950’li yılların başında Atatürk heykellerini yıkma teşebbüsü idi. Daha sonra 1951 de Cumhur Başkanı Celal Bayar’ın gayretleriyle Atatürk koruma kanunu çıkarılmıştı. Bazı aile büyüklerinde onlarla ilgili olumsuz hikâyeler duymuştum. Ekseriyetinin lakapları deliydi. Deli olunmadan veli olunmaz derlerdi. Aralarından Deli Sadık diye birisinin hikayesi anlatılır ne kadar doğru bilemiyorum.  Ankara – Ulustaki heykele tırmanır, kalabalık halk alkışlar onu sevgisinden tırmandığını zannederek. Öyle ya, ö dönemde Ankara’nın en kalabalık meydanındaki heykele ya insan çok sevdiğinde ya da deliliğinden tırmanır bu ikinci guruptandı. Halk önce şaşkınlıkla alkışlamış az sonra belindeki balyozu çıkarıp heykelin başına vurmaya başlayınca ortalık karışmış. Neyse polis ve zabıtalar indirirler Deli Sadık’ı oradan ama Deli Sadığın aldırdığı yok. O bir pundunu bulur halka seslenir; ey sahtekârlar bende sizi bu adamı gerçekten sevdiğinizi zannediyordum da elinizden şehit olmayı umuyordum meğer sizinki kuru gürültüymüş.

 

Kazablanka

2. Hasan Cami ve Atlas Okyanusu.

Kazablanka, insanların hafızasına 1943’te vizyona giren Kazablanka filmiyle yer almış. Benim ilk karşılaşmam 1999 da ABD – Orlando şehrinde World Disney World da ki Fas adına açılan tanıtım yerinde  yemek yemiştik. Sanırım orada Kazablanka filminin afişinin sahnesi de sergilenmişti.

2014 Ağustos’un da Fas’a gitmeye karar verdiğimde bilmediğim coğrafya olduğundan Kazablanka da ki Türk konsolosluğuna mail gönderip rehberlik yapabilecek birsini sordum, onlarda Türkçe bilen bir arkadaşı tavsiye ettiler. Daha sonra arkadaşla tanıştığımızda aslının Türk olduğunu ve oraya göç ettiğini söyledi. Nezaketen sordum gitmeden Türkiye’den ne arzu edersiniz diye, o da bir şey istemem ama burada “ rakı “ yok onu özledim ille de bir şey düşünürsen rakı olsun; hoppala, defalarca yurtdışına hediye getirdim fakat ekseriyetle Türk lokumu ve ya tatlımsı şeyler. Öyle şişenin içinde bir şey getirmedim. Hele de şişenin içinde durduğu gibi dışarda durmayan cinsten olanlar pek hayalimden bile geçmemişti. Teklifi yapan biz, istemem diyen o, tekrar ısrar eden ben, karşılığında karşı taraf peki ille de bir şey düşünüyorsan rakı olsun dedi. Sıkıştık; neyse yahu ben lokum getirmeye alışmışım deyip vaziyeti idare etmeye çalıştık.

Kazablanka.

15 ağustos 2014 öğleden sonra Kazablankaya ulaştık ve rehberimizle otele geçtik. Bizim programımız tesbih taneleri gibi birinde ki aksaklık hepsine yansır. Otele yerleşmek için bir saat sonrasına sözleştik. O gün Kazablanka bitmek zorunda çünkü ertesi gün Rabat’a bir sonraki günde Fes şehrine gitmeliyim. Yaklaşık 70-75 dolar değerinde Fas parası verdim ona ki masrafları o versin diye. Ben hazırlandım dışarı da onu beklemeye başladım, gecikti diye aradım onu, bana aniden annesinin hastalandığını ve onu hastaneye kaldırdığını söyledi. Neyse yapacak bir şey yok ilk gün aksilikle başladı dedim. Biraz dışarıda dolaştım bir kahvehaneye gidip dışarıyı seyredip nane çayı içtim ama rahat edemedim. Kendim devam edeyim diyerek arkadaşı aradım, ona ben programa devam edeceğim dedim önce 2. Hasan Camine gidecektim, bana dedi ki yok bekle on beş dakikaya oradayım. Neyse geldi ki gittiği gibi değil, ağzı alkol kokuyordu. Bizde programa başladık. Rehberimiz çok bonkör idi. Nedense buralarda dilenci çok, oda cebine elini atıp ne bulursa veriyor bulamazsa sigara veriyor. Ogün programı tamamladık, akşama evine dönmek için benden taksi parası isteyince anladık ki rehberimiz “delik tava“ (bu, rahmetli annem çocukken çok harcıyorum diye bana söylediği lakaptı) varsa harcıyor yoksa sukut ediyor. Sağ olsun rehberden memnundum. Kalender meşrep tiplerden hatta oradan Fes’ e geçtikten sonra gelip alalım seni diye teklifte bulundu.

2. Hasan camisinin dış kapısı.

2. Hasan Caminin iç mekanı.

Kazablanka da nere görülmeli derseniz ilk akla gelen cevap 2. Hasan Cami.  Hindistan da ki Taç Mahal neyse 2. Hasan Cami de aynı olma yolunda. Dünyanın kare taban üzerine yükselmiş en yüksek minareli cami, lacivert, sarı ve turkuaz çiniyle süslenmiş yapıda bizim alışıla geldiğimiz kubbe hiç kullanılmamış. Burası Mekke ve Medine den sonra dünyanın en büyük camisi. Burada ki kitapta öyle yazıyor artık açık mı kapalı alan ‘mı bilmiyorum. Ama burada kapalı alan 25000 kişilik, açık alansa 80000 kişilik yani toplam 105.000 kişi aynı anda ibadet edebiliyor. 1993 de biten caminin mimarı Fransız. Halkın parasıyla yapılan mabet toplam 800 milyon dolara mal olmuş. Yapıda Fas ve Endülüs geleneksel sanatı kullanılmış. Okyanus üzerine uzanan kayalıklar üzerine kurulu caminin minaresi 210 metre. Burada bu yükseklikte bina yok, sanırım yasak. Caminin bir diğer özelliği ise 1100 tonluk çelik konstrüksiyon çatısı ki, bu çatı raylar üzerinde yanlara açılıyor ve cami Cuma günleri açık bir mekana dönüşüyor.

Şehrin kuruluşu M.Ö. 6. asırda Fenikelilere uzanır. Denizcilikle meşgul olduklarından liman şehirlerinde koloniler kurmuşlar. Bir asır burada kaldıktan sonra şehri berberi aşiretlerine terk etmişler. Kazablanka M.S. 7. Asırda şehir federasyonları devletinin başkenti olmuş ve imar edilmiş. Neredeyse dört başı mamur şehir, 12. Asırda Muvahhitler döneminde yerle bir olmuş. 15. Yüzyılda korsanlar hâkim olunca yeni bir dönem başlamış. Portekizlilerin kıyı ticareti zarar görünce buraya akın yapmışlar ama berberiler tarafından engellenmiş. 1515 de ikinci sefer akın yapınca buraya yerleşmişler. Bir kale yapıp adına beyaz ev ( Casa Branca ) demişler ki bugün ki ismi oradan geliyor. Kazablanka 1755 yılına kadar hareketli bir liman iken hafızalardan silinmeyen büyük depremle birlikte Lizbon’un kaderini paylaşır. Taş taş üstüne kalmaz ve Portekiz beyaz evi terk eder. 1830 da 600 kişi olan nüfus bugün dört milyon sularındadır.

Rabat

Rabat, Hasan Kulesi.

Fas’ın başkenti. Fas’a gelişimin ikinci günü buraya geldim, zengin bir doku ve nehir tarafından ikiye ayrılmış bir şehir. Bir tarafa Rabat diğer tarafa Sale deniyor ’ki Eski bir Roma şehri. Rabat’ın eski zamana uzanan zengin bir tarihi var. En eski yerleşimciler Fenikeliler, M.Ö. 8. Asra uzanıyor. Nehrin deltasına hem Fenikeliler hem de Romalılar ticaret koloniler kurmuşlar. Roma yıkıldıktan sonra burası terkedilmemiş, yerli halkla beraber bir berberi krallığının temelini atmışlar. Zenate Berberilerinin bu dönemde inşa ettikleri kaleye verilen ribat ismi küçük bir değişiklikle günümüz Rabat’ı olmuş. Rabat Kasbah olarak bilinen eski şehir, vadinin diğer tarafına kurulan Sale gelişmeye başlayınca 12. Yüzyılda terk edilmiş. Burasını bu dönemde Muvahhitler Endülüs’e ataklar düzenlemek için askeri bir üs olarak seçmişler.  Oldukça cüretkar bir cami ve minare buraya inşa etmek istemişler. Bugün Minarenin 40 metrelik kısmı duruyor. Oldukça büyük camide düşünülmüş ama Muvahhitlerin ömrü buna vefa etmemiş. Cami tamamlanamamış minare ile birlikte. Bugün camiden sadece kolonlar kalmış. Buradaki minare, Marakeş’teki “Kurtubiye” ile Sevillada ki “Giralda” minareleri aynı dönemin ürünü olup birbirine çok benzerler.

 

 

 

 

Meknes

Bab-ı Mansur, Fas’ın en güzel kapısı.

Meknes Fas’ın dört emperyal şehirleri arasında en mütevazı olanıdır. Diğerleri; Fes, Marakeş ve Rabat.

Meknes, “Miknase Berberileri” tarafından 10. Asırda kuruldu. Ancak haritadaki yerini “Filali” hanedanlığının Sultanı “Mevlay İsmail“in 17. Asrın sonunda burasını başkent seçmesiyle almıştır. Aşırılıklarıyla bilinen bu zatın hareminde yüzlerle ifade edilen hanımı ve cariyesinin, buna bağlı olarak da binlere varan çocuğu olduğu söylenir. Bu şehri görünce şaşırdım. Böylesine güçlü ve o zamanın şartlarına göre büyük devasa binaları vücuda getirmek normal insanların kalkışacağı iş değil. Hanım cariye, çocuk meselesini bilmem ama çılgınca projeler vücuda getirdiği muhakkak. Fransa’daki Versailes sarayıyla aşık atacak özellikte saraylar yapmış. Şehri dev duvarlarla çevirmiş. Akıllara zarar silo ve at ahırları yapmış ki toplamı 30.000 metre kare ve 12 m yükseklikte. Ayrıca 7000 metrekare zindanı var ki o gün Hristiyan köleler bu binaların yapımında kullanılıyordu. Kısa sürede de Avrupalı devletlerin ilgisini çekmiştir. Asker olarak da bizdeki Yeniçerilere benzer oğul ve abid olarak adlandırılan Afrikalı kölelerden devşirme bir sistemi vardı.

Meknes’teki silo ve at ahırları.

Aşırılıkları bina yapımından başka istekleri de vardı ki, kendisinin de hayranı olduğu Fransa Kralı 14. Lui’nin kızına da talip olduğu gibi onu ayrıca da Müslümanlığa davet etmişti. Ezcümle, Meknesi görünce oradaki heybet, Osmanlının en güçlü devirlerindeki gibiydi ama devamı gelmedi. Fes’ te Endülüs etkisinde zarafet ve estetiği burada ise heybet ve gücü gördüm.

Bu ülkede her hanedan kendi dönemine ait sanat inceliğini şehrin kapılarına yansıttığı için, şehrin kapıları sanki bir ifade aracı. Fas’ta ki en güzel kapı Mekneste’ki “Bab- ı Mansur’dur”. Dönemin başyapıtlarından sayılır.

 

Mevlay İdris

Mevlay İdris türbesi.

Burası,  Volubilis ( antik roma şehri) yakınında Meknes bağlı kasaba. Dağın eteğine kurulmuş çok şirin ve yaşanılacak bir yer. “İdris bin Abdullah bin Hasan“,  İdrislerin kurucusu Hz. Hasan’ın torunu olduğu için hürmet görmüş ve ölümünden sonrada Fas’ın kutsal beldesi haline gelmiştir. Bura da geceleri Müslüman olmayanların kalması yasak.  Fakir insanlar için söylenen bir söz var, “beş kez Molla İdris’in türbesi ziyaret edilirse bir Hacca tekabül eder“. İran da bu farklı, Ali Şeriatı Hac isimli kitabında Safevi Şia’sı diye tenkit ettiği inançlardan biriside bir kez İmam Rıza’nın kabrinin ziyaretinin yetmiş Haccı Ekber’e karşılık geldiğini söyler. Sanırım bu düşüncelerin bir kısmı da imkansızlıkların zorlamasıyla ortaya çıkıyor. Çünkü Osmanlı bazı dönemlerde İranlıların Hac ziyaretini yasaklamıştı.

Mevlay İdris bugünkü Fas’ın hazırlayıcısı. Ülkede ilk birliği kurarak İdris’i hanedanlığı onunla başladı. Burada mevlay ismi ile zikredilenler kutsal sayılıyor, aynı zamanda onlara “sidi” de deniyor.  Bizdeki hazretin karşılığı gibi. Mevlay İdris’in mezarı buranın en mühim türbesi, yılda bir anma törenleri yapılıyor ki,  Fas’ın en büyük anma töreni oluyor.

Abbasi halifesinin zulmün den kaçmak için Mekke’yi terk eden Mevlay İdris, eski bir Roma Şehri olan Volubilus’e gelmiş. Burada berberi kabileler ve Arap toprak beylerini bir araya getirerek İdrisiler hanedanlığının temelini atmış. İslamiyet bu dönemde daha hızlı Berberiler arasında artmış. Bundan dolayı siyasi liderlik yanında ruhani bir öncülüğü de var.

Volubilis

Roma antik kenti Volubilis.

1997 de UNESCO’nun dünya miras listesine aldığı antik Roma şehri. Kazılarda ulaşılan bulgular, M.Ö. 3. Asırda ilk yerleşimin Kartacalılar tarafından kurulduğunu gösteriyor. M.S. 40’lı yıllara kadar Romanın askeri üssü olan şehir daha sonra büyük bir tarım merkezi haline gelmiş. Dönemin 20.000 nüfuslu şehrinde, Yunanlı, Berberi, Yahudi olmak üzere Asya’nın ve Avrupa’nın kavimleri kaynaşmış. Şehirde yıkık durumda devasa zeytin sıkma tesisi var. Zeytinyağı ve şarap gibi tarıma dayalı ürünler Roma’nın değerleriydi.

Volubilis ihtişamıyla yaşarken çevredeki berberi kabilelerin saldırıları kesilmemiş. Tarım alanları tahrip edilmiş nihayet Roma burayı M.S. 280 de terk etmiş. Birlikte yaşamayı sürdüren halk ise ortak dilleri Latinceyi 7. Yüzyılda İslam’ın gelişine kadar sürdürmüş.

Roma antik şehri Volubilis’teki bir evin tabanındaki mozaikler.

Şehirde 18. Asra kadar hayat devam etmiş. Nitekim Filalilerin güçlü lideri Mevlay İsmail tarafından mermerleri sökülerek kendi sarayında kullanılmış. Bu mesele bütün Roma şehirlerinin başına geliyor. Roma da ki Kollezyum da ki travertenlerde sökülerek zamanın sarayları ve Vatikan da kullanılmış. Aynı manzara Tunus’ta da var. Oradaki eski camilerdeki bütün mermer ve granit sütunlar antik Roma şehirlerinden getirilmiş.

1755 de ki Lizbon depremi buranında sonunu getirmiş. Diğer Roma şehirlerinde olduğu gibi buradada hamam önemli bir unsur. Hamam’daki Cehennemlikte yanan odunlardan çıkan duman döşeme altındaki kanallarda dolaşarak bütün binayı ısıttığı sistem diğer hamamlarda olduğu gibi adiyattan.  Roma şehirlerinde rastladığımız mozaikler buradaki evlerde de var. Bunların en meşhurları Orpeheus evi. Klasik Roma şehirleri gibi, forum, Kapital ve Bazilika bu civarda. Bazilikanın sütunları ilginç; Orta kısmında çıkıntılar var. Bu çıkıntılar şu an boş ama şehrin hey heyli günlerinde her sütundaki boşlukta şehrin bir hayırseverinin küçük heykeli bulunuyormuş.

Marakeş

Marakeş

Fas’a ikinci seyahatim 18 Ekim 2015 tarihinde Marakeş ve çevresineydi. İlki ağustos 2014 tarihinde Kazablanka ve Fes ağırlıklıydı. Fas dendi mi evvelen insanların aklına Marakeş gelir. Haklılarda, bu denli büyülü bir şehir bulmak pek kolay değil. 1960-70’li yıllar boyunca Marakeş, İstanbul, Kabil ve Ketmando gibi hippileri çeken şehirlerden biriydi. Çantasını ve uyku tulumunu sırtına vuran yeni iklim ve coğrafyalara yelken açmıştı. Bu insanlar gittikleri yerlerin kültür ve değerlerini anlamak için seyahat ediyorlardı.

Yüksek Atlas dağları, Marakeş.

Bütün bunlara rağmen Fas’ı anlamak için Fes şehrini de görmek lazım. Pazıl o zaman tamamlanıyor. Marakeş’te olan bazı şeyler Fes de yok, Fes de olan da Marakeş’te. Kanaatimce Fas’ın büyüsü,  bu iki şehri birden hakkıyla gezmekle anlaşılır. Bu tabi tarih zenginliği açısından. Essavira, Şefşaun (Chefchaouen) ve Tanca’nın büyüsüde farklı. Bazı insanlara göre ise Fes veya Marakeş’in yanında Essavira veya Tanca ve Şefşaun daha uygun olabilir.

Marakeş ismi büyük bir ihtimalle, Berberi’ce de tanrının toprakları manasında ki Mar-Akus’tan türeme. Bir zamanlar kervan konağı olan bu vahada şehrin derinliklerine nüfus etmiş hatıralar zamanla efsaneleşmiş yeryüzündeki ender şehirlerden biri.

Marakeş, atlas dağlarındaki kabilelerle, sahra çölünden gelen göçebeler, Magripli berberiler ile Araplar ve Batı Afrika’dan göçen siyahilerle kaynaşmış olup, mağribi şehirler içinde Afrika kimliğini en çok yansıtan şehirdir. Hatta bütün bu şehirler içinde sadece kendini temsil eden bir şehir dersek yeridir.

Murabıt sultanı Yusuf bin Taşfın, 1062 yılında çölün ortasındaki bu vahada bulunan askeri kampın yerine bir şehir kurdu. Sonraki dönemlerde İbn-i Rüşt’ün tavsiyesi ile de şehir duvarları yapıldığı söylenir. Kanat adı verilen sıcak bölgedeki yeraltı su tevzi sistemiyle Atlas Dağlarından su taşınmış ve şehrin hep temizliği o günlerdeki sistemin düzgün çalışmasıyla sağlanmış. Yine bu dönemde 180×120 metrelik havuz yapılmıştı. Havuzun etrafında da zeytinlikler var.

Ali b. Yusuf Medresesi.

Murabıtlar Sultanı Ali bin Yusuf döneminde şehrin ortasına bir cami ve medrese yaptırdı. Bu medrese bölgede ilmin yuvası oldu. Sonraki dönemlerde Endülüs’ten getirilen İbn Tufeyl ve İbn Rüşt gibi çok sayıda filozof, edip ve âlimle burası ilim irfan yuvası oldu. Bu medrese 14. Asırda Meriniler döneminde yenilenerek Endülüs’teki El Hamra Sarayı ve Fes de ki Bou İnal medresesine benzemiştir. Bugün buradaki en estetik yapılardan birisidir.

Murabıtlardan sonra gelen Muvahhitler (1121-1269) döneminde kanat su tevzi sistemi hariç şehir yerle bir edildi. Yakup el Mansur yıkılan şehri tekrar inşa etti ve onlarında payitahtlığını yaptı. Bugün burasının en dikkat çekici binası Kurtubiye cami ve minaresi, bu dönemin ürünü. Minare yaklaşık 80 metre yüksekliğiyle şehrin en yüksek binası. Burada bütün yollara bu minareye çıkıyor. Şehrin neresinden bakarsanız bakın onu kolayca görebiliyorsunuz. Yaklaşık 900 yıllık muhteşem bir yapı. Geleneksel Berberi mimarisine Endülüs tarzı karışmış ve karşımıza seyrine doyamayacağımız bir yapı ortaya çıkmış.

Kurtubiye Cami Minaresi.

Muvahhitler yıkıldıktan sonra Marakeş eski şaşaasını kaybetti. Çünkü Meriniler başşehri Fes’ e aldılar. Ancak 16. Yüzyılda bir başka şerif ailesi Sadiler Fas’a hükmedince yeniden başşehir oldu ve eski günlerine döndü. Sadiler döneminde burada meşhur Badi sarayı yapıldı ki İran da ki Chel sütun sarayına benziyor. Ortada kocaman bir havuz ve kenarlarda narenciye bahçeleri var. Yalnız burada bahçeler zemin seviyesinin altında havuzun zeminiyle aynı kodda ve bahçeye merdivenle iniliyor. Burası karşılaşma ve oyunlar için yapılmış. Sadilerden kalma burada çok şık bir mezarlıkta var ki turistlerin ziyaret için vazgeçemediği yer. Fas sanatlarının hepsi burada uygulanmış. Bizim bildiğimiz mezarlardan farklı. Mezar yüksekliği 15-20cm civarında birde ortada boydan boya ince çıkıntı, öyle mezarın başında mezar taşı yok.

Kurtubiye cami; hemen yanı başında ki Cami ül Fena (Fanilerin toplandığı bir yer) bir bütünlük arz etmiş. Çölde bir vaha, çevresindeki kültürlerin hepsi burada bir arada, Marakeş’in büyüsünün bir kısmı bu meydandan geliyor. 1000 yıldır dekor bu meydanda hep aynı. Gündüzleri, yılan oynatıcıları, maymun gezdirenler, hokkabazlar, fal bakanlar, diş çekenler, kınayla dövmeler yapanlar, tarihi sucular, portakal suyu sıkanlar ve favori yiyecekleri salyangoz çorbacısı. Akşam gruba doğru meydan şenlenmeye başlıyor. Akrobatlardan, hikaye anlatanlara, Afrika müziği ve danslarında berberi şarkılarına, zennesinden Tuareg gösterisine, Meydan’ın etrafını kaplayan seyyar lokantalara, akşamları burası haşır gibi canlanıyor. Meydan, etrafından Medinada’ki suglara (sokaklar) açılıyor.

16. asırda Sadiler döneminden yapılmış mezarlar.

Cami el Fena 2001 yılında UNESCO tarafından koruma programına alınmış. Meydan’ın başında faytoncular dizilir, medina’nin çevresine ve meşhur giriş kapılarına yerli, yabancı turistlere gezdirirler. Tabi küçük çapta rehberlikte yaparlar.

Fas’ta tarih boyu dericilik önemli bir iş kolu olagelmiştir. Marakeşteki tabakhane Fes tekinin daha küçüğü aynı sistem burada da var fakat burada oradan farklı olarak iki adet tabakhane var. Birisi normal deriler için ki onun ismi Arap tabakhanesi diğeri ise büyük deriler için – deve derileri gibi- ona da Berberi tabakhanesi deniyor

Chez Ali; Marakeş’teki son günün gecesinde burada şehrin dışında yer alan Chez Ali’ye geldim. Chez Ali’nin manası; Ali’nin yeri. Marakeş’e yarım saat mesafede kurulmuş sıra dışı bir yer. Fas’taki yöresel mimarilere göre yapılmış büyük bir yer, berberi kasbahından Ali baba mağarasına kadar.

Her akşam burada bu gösteriler turist gruplar için yapılıyor, yaklaşık 100 kişilik bir gösteri ekibi var. Önce girişte değişik yörelerin folklorik ekipleri karşıladı. Sonra çadırlara alındık, harira ile başladık yemeye ardından kuzu kaburga geldi. Sonrada Güney Afrika’nın milli yemeği kuskus, ardından meyve ve nane çayı ile birlikte hafif tatlı. İçecekler hariç 400 dinar yaklaşık 40 dolar’ a tekabül ediyor ki otelden buraya transferler dâhil. Yemekten sonra gösteriler başladı. Buraya ait her türlü yöresel şeyleri barındırıyor, özellikle  “ fantasia” denen geleneksel atlıların hareketleri ki Fas takı gösterilerin en heyecan vericisi. Cüneyt Arkın’ın filmindekilere taş çıkarır.

Quarzazat’ta eskiden kalma bir kasbah.

Quarzazat

Araplar bu topraklara geldikten sonra Mağrip el Aksa fiilen ikiye ayrıldı. Sahil kesimini, Marakeş, Fes ve Meknesi içine alan kısım “bled es makhzen” bölgesi çeşitli hanedanlar tarafından yönetilmiş. Kalan “bled es siba” diye anılan bölge ise her zaman tam olarak yönetilemeyen topraklar olarak kalmış, yani Berberiler ‘in alanı. Berberiler her dönemde isyankâr halk diye anılırlar.

Berberiler ’in kervan yollarının güvenliği için kerpiçten yaptıkları güçlü kalelere “Ksar” denir. ksarlar’ın vahalarda kurulmuş olanlarına ve sadece kervan konağı olarak değil de, aşiret ahalisinin de evinin barkının içinde olanlarına “Kasbah” denir. Kasbah denince Berberilerin bölgesi Quarzazat akla gelir. Kasbahların inşaatları daima yaz aylarında yapılır. Yapı malzemesi oldukça maliyetsizdir. Bu malzemeler, çamur, su, saman ve en önemliside güneş. Berberilerin duvarlara işledikleri motifler sadece süs amaçlı olmayıp daha çok sihir maksatlı, kapılara asılan boynuz, çember, siyah taş, deniz kabukları ve at nalları gibi. Bu tılsımlar şeytanın nazarını def etmeye yaradığına inanılıyor ve tarihçeleri Fenikeliler dönemine kadar uzanır.

Quarzazat’taki film setinde yapılmış Mısır- Luxor’daki bir tapınak.

Quarzazat filim stüdyolarına “Quallywood” denir. Fas’ın filim sektörü 1950’lere uzanıyor. Fransızlar burada iken Quarzazatta bir sinema alt yapısı kurdular. Sonraki yıllarda gelişen bu stüdyolar dan Quallywood meydana gelmiş. Burada üç tane büyük film stüdyoları var. Atlantik en gelişmiş olanı. Tibet den Mısır’a kadar birçok ortamı canlandıran setler kurulmuş. Toprak ve iklim eski filmlere ev sahipliği yapmasını kolaylaştırmış. Gladyatör, kunduk, Cennet krallığı, Nuh, Yusuf, Kleopatra, Selahaddin Eyyubi gibi filmlerin setleri burada hazırlanmış Mısırda bulunan “Luxor ve Asvan” gibi yerler sanki buraya taşınmış. Basit yapı malzemelerinden oradaki heykel ve tapınakların modellerini yapmışlar. Hatta bazı heykelleri strafor dan yapmışlar. En enteresanı Tibet de senaryosu geçen Kunduz filmi, onunda setlerini burada ayarlamışlar, dağların karları da çevredeki yüksek atlas dağlarının karlı tepelerinde çekilmiş.

Bu bölge çölün başlangıcı buradan sonra, Berberilere özgür ruhlu isyankâr göçebeler, yani Tuareglerin yaşadığı bölgeler başlar. Nijer, Mali, Fas ve o havalideki sınır boylarında ki sahrada yaşarlar ama sınırlar onlar için bağlayıcı değil.

Buralar çöl olduğundan su tevzi sitemi kanat sistemleriyle yapılıyor. İran da geliştirilen bu sistem M.Ö. 6. Asırda Ahameniş imparatorluğunda Darius döneminde Mısır’a getirtildi. Orada kontrol edilemeyen Nil’in batı bölgesindeki çöllere su taşıyarak hayat verildi. Daha sonraki dönemlerde, orta Asya’ya ve Hindistan’a oradan da Kuzey Afrika’ya ve İber yarımadasına kadar ulaştı. Kanat sistemiyle ilgili müstakil makalemiz İran ile ilgili yazmayı düşündüğümüz kitap da olacak. Kısaca sistem, dağlık bölgelerindeki yeraltı sularını meskûn mahallelere ulaştırmak için yeraltından çekilen kanal. Belli mesafelerde dikine açılan kuyularla birbirine bağlanan sistem inşa ediliyor. “Khettaralar” ( Fas’ta kanat sistemine verilen isim) kilometrelerce uzaklardaki kasbahlara Atlas dağlarından su taşıyor. Herhalde İran’ın coğrafyasına benzediği için, bu sistemden en çok buralarda faydalanılmış. Bu sistem ince mühendislik ürünü ve kesintisiz çalışıyor. Sıcak bölgelerde buharlaşmadan dolayı da su kaybı olmuyor.

30 km Quarzazat yakınında “Ayt bin Haddu“ diye bir kasbah var ki çok iyi korunmuş. Esirgeyen gökyüzü, cennet krallığı ve Gladyatör gibi filmlere arka plan olarak kullanılmasıyla ünlü bir yer. Bu kasbah, bölgeye gelen turistlerinde uğrak yeri. Bizde grup olarak içeride dolaştık. İbrani Alfabesiyle yazılı bazı metinler burada gösterdiler bize, birde Berberi Picasso diye birisi vardı resim yapıyordu ama tamamen doğal malzemelerden. Yeşil çaydan yeşil rengi, safrandan da sarı rengi kullanıyor. Resmi biraz ısıtıyor kahverengi oluyor ve resim kıvrımlar alıyor. İşin doğrusu nasıl oldu pek anlayamadım. Pek vaktimizde yoktu kalmaya, yolumuza devam ettik.

Jagora’da çölde Kamp alanı.

Jagora

Burası Marakeş’in güneydoğusunda kalıyor, sahranın girişi. Marakeşte ki otellerden buraya iki veya üç günlük turlar satılıyor. Yüksek atlas dağlarının en yüksek tepelerinden Tişka geçidinden geçiliyor; 2260 metre. Bu bölgedeki Berberiler Yahudiliği seçmiş ve alfabe olarak da İbraniceyi kullanıyorlar. Arabamız da, Hollandalı bir aile, Alman aile, Portekizli bayan ve Brezilyalı erkek arkadaşı beraberdi. Birde Fransa da yaşayın Cezayirli iki aile vardı ki çocukları da onlarla idi. Ben birde Arjantinli arkadaş yalnızdık. Yolda develerle çölde yolculuğumuz vardı ve şoför uzun uzun telefonla görüşüyordu. Şakacı Hollandalı hemen müdahale etti, telefonla konuşma diye. Şoförde develerin olduğu yeri kaçırmamam lazım gibi şeyler söyleyince, Hollandalı; önce emniyet dedi.

Yüksek Atlas dağlarından  Sahra Çölüne geçiş yapan Tişka geçidi.

Develerin bizi beklediği yere geldik. Tuaregler poşuları bağlamamıza yardımcı oldu. Ve çölde yürüyüşümüz başladı. 5-6’lı iki grup halinde develeri bağladılar. Akşama doğru Bir saati biraz aşkın çöl yolculuğumuz başladı ki güneşin batışını çölde izledik. Önümde iki çocuk vardı birisi sürekli bismillah diyordu korkusundan o zaman Müslüman olduğunu anladım. Arada deveciye Mösyö diye bir şeyler söylüyordu Fransızca. Güneş yeni batmıştıki konaklayacağımız yere ulaştık, develeri oturttular ve bir ayaklarını bükülü bağlayıp orada bıraktılar. Dairevi bir şekilde on iki çadır vardı. Çadırların birisi büyükçe misafirlerin yemek yemeleri için. Çadırların arka tarafında da müştemilatlar ve tuvaletler vardı. Her aile bir çadıra Arjantinliyle ben de bir çadıra.

Jagora’ya kampa develerle başlayan yolculuk

10-12 kişilik üç gruptuk, toplam 35 kişi akşam ana çadırda toplandık. Yemek beklerken 1001 gece masallarında kervancıların birbirlerine anlattıkları hikayeler gibi, oradakiler de eteklerindeki taşları dökmeye başladı. Arjantinli arkadaş yarım seyyah gibiydi. Hatta Türkiye’ye gelmiş, Doğu Beyazıt İshak Paşa sarayına bile gitmiş. Ürdün’de çölde bir hatıratını anlattı. Orada pek yabancı turist yokmuş, çoğu yerli turistlerle çöl safarisine çıkmış, akşam yemeğinde de pilavlı tavuk ortaya gelmiş ama ortada kaşık yok. İnsanlar elleriyle yemeye başlayınca kendisi de mecbur kalmış ama sıcak olduğundan eli yanmış. Daha sonra başka detayları girdi, insanlar sadece yerken sağ ellerini kullandığını taharet işlerinde de sol elini kullandığını anlatınca, Hollandalının hanımı iiişş dedi.

Akşam yemeğinde çorba, Tajin ve portakal verdiler. Yemek öncesinde de nane çayı. Yemeğin ardından herkes dışarı çıktı ve ortada yanan ateşin etrafında toplandı. Darbuka ve ziller eşliğinde berberi şarkıları dinledik. Biraz yorgun olduğumuzdan erkenden yattık. Sanırım Arapların yıldızlarla olan malumatları İslam öncesine de dayanıyor. Geceleri sadece parlak gökyüzünü yıldızları seyrediyorlar. Erken İslami dönemde gökyüzündeki yıldızları tavanına çizilmiş eski bir hamam günümüze kadar gelmiş.

Tuareglerin eşliğinde çöl yolculuğu.

Sabah 06.00 da herkes uyandı saat 07.00 kahvaltı derken 08.00 de develerle beraber kamptan ayrıldık.  Akşamki yemek sohbetinde herkesin ilgisini tuvaletler çekmişti. Kapıları yoktu sadece perde vardı ama ortama göre çok temiz ve kişi sayısına göre  fazlaydı. Çünkü böyle yerlere gelindiğinde yoldan, ekseri tuvalet kuyruğu olur. Burada her kafilede iki rehber vardı. Her dilden haberleri var. İngilizce, Fransızca ve Arapça genel bildikleri. Arada İspanyolca ve Portekizcede konuşabiliyorlar. Ha birde kendi ana dilleri Beriberice hariç. Hizmetleri çok iyi idi, sonunda da bahşişlerini hak ettiler.

Kamptan ayrıldıktan sonra develerle arabanın bizi beklediği yere geldik. Arabayla dönüşte ilk durağımız Jagora yakınlarında bir vadideki çok büyük bir hurma bahçesiydi. Her taraf hurma ağaçlarıyla doluydu. Etrafında dolaştık, etrafta çiftçilik yapan berberi kadınlar vardı. Arapça anlıyor ama konuşamıyorlardı. Sadece kendi dilleri Berberi’ce konuşabiliyorlardı. Afrikalılar gibi yükleri başlarının üstünde taşıyorlar. Yolda öğlen yemeğinde bazıları Berberi omleti sipariş etti ki sonradan fark ettim aynı bizim menemen gibiydi.

Tanca ve İbn-i Batuta

Tanca

Tanca Cebelitarık Boğazının Fas tarafında kalan kritik liman şehridir. Burası her dönem farklı devletlerin iştahını kabartmış. Buraya bizatihi gitmedim ama seyyahların piri “İbn-i Battuta“nın memleketi. Onun için bazen gitmediği yerleri de duyduklarından anlatmış derler. Bizde okuduklarımızla anlatmaya çalışalım üstadın şehrini.

5. asırda Vandallar, 6. Asırda Doğu Roma, 8. Asırda Berberiler ve Araplar, 10 asırda Tunus Fatımileri, 11. Asırda Murabıtlar, 12. Asırda Muvahhitler, 13. Asırda Meriniler, 15. Asırda Portekizliler, 16. Asırda İspanyollar, 17. Yüzyılda İngilizler, 19. Asırda Fransızlar egemenlik kurmuş. Bu kadar çok el değiştirdiğine göre,  oraya hükmetmenin devletler arsında önemi çok. Burasının atmosferi diğer şehirlerden farklı her dönemden irili ufaklı izler taşıyor. Bazen de stratejik konumda olmakta başa bela.

Şehir 2. Dünya savaşından sonra yıkıma terkedilmiş. Bir süre sonra, maceracıların, hippilerin, sanatçıların ilgisini çekmiş. Ferdi özgürlükler hareketinde önemli olan “Beat kuşağı” Tanca’ya özel ilgi duymuş, bu kuşağın sanatçıları şehre uğramadan geçmemiş.

İbn –i Battuta; Gezginlerin piri İbn-i Battuta 1304 de Tanca’da doğdu. Berberi kabilelerden “Levatalar“a mensup. Kendisi gibi meşhur seyahatnamesinin ismi de çok uzun ama ona kısaca “ Rihlet-Göç” deniyor. Gezginlerin sultanı odur ki bir çırpıda 15 sene arkasına bakmadan dolaşır. İlk gezisinde 22 yaşında hacca gidiyorum diye ayrılmış. İlk yolculuğu 15 yıl süren gezginimizin. Toplam yolculukları 29 sene sürmüş.

Mısır, Suriye, Arap yarımadası, Irak, İran, Doğu Afrika, Anadolu, Azak denizi civarı, Orta Asya, Endülüs, Hindistan ve Çin. Gezginimizin hayal gücü ve hafızası kuvvetlidir. Bir seferinde gezi notlarının büyük kısmı Kul’da eşkıya saldırısında kaybolur. Kalan kısmı ise Kalküta limanında gemi batınca sulara gömülür ve iş İbn-i Battuta’nın belleğine kalır. Merini hükümdarı Ebu Hasan’ın isteği üzerine gördüğü yerleri İbn-i Cuzey’e anlatır, oda yazıya geçer.

Hint fakirleri, İran batiniliği ve Anadolu Ahiliği ilk kez onun ağzından duyulup öğrenilir. Rıhlet’in yazımı 1355’in ocak ayında biter, 1369 da’ da seyyahımız vefat eder. İbn-i Cüzey yazdığı ilk kopya asırlar sonra Cezayir de bulunur ve Paris’teki ulusal kitaplığa götürülür. 1853 de ilk kez Fransa da basılan dört ciltlik kitap dünya kütüphanelerinde önemli yer tutar. Bizdeki ilk çevirisi 1874 te yapıldı.

Şefşaun (Chefchaouen)

Şefşaun

Ziyaret etmeyip de yazığımız şehirlerden birisi. Her gittiğimiz yerde yanımızdan eksik etmediğimiz Fas’ı tanıtan cep rehberinde de ismi geçmiyordu. Şefşuan’ı Fas ile ilgili bir seyyahın kitabında okumuştum. Daha sonra Fas’a geldiğimde aldığım tanıtıcı kitapta da ondan bahsedilmiş.

Şefşaun ile ilgili bendeki kırılma noktası, ikinci Fas seyahatinde Marakeş’ten otel’e ait servis aracıyla Havalimanına dönerken oldu. Minibüste Arjantin’den gelen bir hanımefendi vardı. O, Şefşuan’ı hayranlıkla anlatmıştı. Fas’ta en çok sevdiği şehir o imiş.

Burası, mavinin bir şehirde cisimleşmiş hali gibi. Oradaki birçok şeyin mavi olması; evleri, duvarları, kapıları, hatta kapı kolları bile, bu isimle anılmasına sebep oldu.

Aslında mavi ve beyazın hâkim olduğu bu huzurlu şehir; Fas’ın kuzeybatısında, Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği yerde 15’inci yüzyılda kuruldu. 1471 yılında bir kale şehri olan Şefşaun, Boynuz biçimindeki “Rif Dağları”nın eteğine kurulduğu için bu ismi alıyor. Şefşaun, “boynuz” anlamına geliyormuş.

Şefşaun’da bir sokak.

1494 yılında Endülüs’ten sürgün edilen Yahudiler ve Müslümanlardan (oradaki Gırnata emirliğinin hakimiyetini kaybetmesiyle zor duruma düşenler) bir kısmının buraya gelip yerleşmeye başlamasından sonra şehrin yıldızı parlamış. Şehre 1920’de İspanyol askerleri girdiğinde, çoktan unutulmuş kendi eski İspanyolca (Orta çağ Kastilya dili) dilini bilen bazı insanlarla karşılaştılar.

Şefşaun’ın evlerinin maviye boyanmasıyla ilgili iki ayrı görüş var: Bazıları, Şafşaun’daki mavi rengin sadece gelenekten ibaret olduğunu söylüyor. Diğer bir inanışa göre ise İspanya’dan kaçarak bölgeye yerleşen Yahudiler, evlerini maviye boyamaya başladı. Bunun nedenini ise, mavinin cennet ve huzuru sembolize etmesindenmiş.

Şefşaun’ın nüfusu yaklaşık 40 bin. Senelik ortalama 100 bin civarında turist küçük ve şirin şehri ziyaret ediyor. Şefşaun halkı ve özellikle kadınlar, el sanatları ile yaptıkları eserlerle biliniyor. Endülüs dönemini yansıtan motifler ve bunlarla tezyin edilmiş halılar burada yapılıyor.

Essavira

Essavira

Fas’ın Atlantik kıyılarında korsanların kurduğu Essavira şehrinin geçmişi M.Ö. 7. Asra kadar uzanıyor. Fenikelilerden sonra Romanın egemenliğine girmiş. Portekizler 15’inci yüzyılda askeri amaçla kullanmak için ele geçirdikleri balıkçı kasabasına Mogador ismini veriyorlar.

Bugün ki tarihi doku, 1764 yılında Sultan Muhammed Bin Abdullah’ın Mogodor’u elden geçirip Fransız sahil şehirlerini planlayan mimara; kumların, dalgaların, kayaların ve rüzgârın bir arada olduğu bir şehir planlatıyor. Bundan sonra bu balıkçı kasabasına artık Essavira denmeye başlanmış. Ama bugün hala mavi balıkçı tekneleri şehrin sembollerinden.

Şehrin medinası, hemen Atlas Okyanusu sahiline kurulmuş. Medina ile okyanus arasında kale duvarlarıyla set oluşturulmuş. Sabahın ilk saatlerinden öğleden sonraya kadar dalgalar kale duvarlarına vurmakta. Öğleden sonra ise bu dalgalar ve okyanus kıyısı “gel-git” sebebiyle sularını yaklaşık 500 metre çekiyor ve ortaya büyük bir kumsal ve kayalıklar çıkıyor.

Essavira’da iklime uygun olaraktan giysiler tasarlanmış. Rüzgâr ve savrulan kumlara karşı erkekler, kapüşonlu üstlük, kadınla ise beyaz yün dokuma “haik”e (Doğrudan ya da giysilerin üzerine atılarak, omuz, koltuk altı ve bele dolanıp tutturularak kullanılır. Kadının bütün vücudunu baştan ayağa saran bir giysi) sarınıyorlar.

Essavira balık tekneleri.

Essavira limanı günün her saatinde hareketli bir yer.  Bir taraftan balıkçı tekneleri farklı saatlerde limana girip çıkarken, diğer taraftan kurutulmak için gerilmiş ağlar rengarenk görünüyor. Bu tarihi şehir şimdilerde “Game Of Thrones” dizisinin belli başlı bölümlerinin çekildiği yer olarak ününe ün katmakta.

Şehrin sokaklarında bazı köşe başında, dükkanda, tezgâhta Bob Marley, Jimi Hendrix, Jim Morrison şarkıları çalıyor. Onların resimleri de duvarlara asılı.  Yerel halka göre, bu şehrin onlara ilgisi 1970’li yıllarda bu 3 isim buraya geldiğinden olabilir.  Hatta burada haşhaş türü otlar içtiklerini de söylüyorlar. Jim Hendrix ile ilgili bilgiler eskiden beri malum. Essaura’ya yakın 1970’li yıllarda hippilerin mekan tuttuğu köye gelirdi. diğerlerinin bilgileri ne kadar doğru bilmiyoruz.

Gnava Müziği

Essavira şehrinde ortaya çıkan bu müzik esas itibarıyla buraya batı sudandan köle olarak getirilen Afrikalılarla gelen bir müzik. Gelenekleri, dansları ve müzikleriyle şehrin bir parçası haline gelen Sudanlılar, Gnava diye adlandırılan müzikleri, şimdi sahra kültürünün güçlü bir temsilcisi. Doğaçlamaya uygun bu kıpır kıpır müziğin kökleri sadece Sudanlılara dayanmıyor, Berberi damarının etkiside büyük.

Ganava müziğinin renkli giysileri ve peçiç kabuklarıyla süslenmiş püsküllü takkelerinden hemen ayrıt ediliyorlar, Sazlarda kendilerine özgü.

Guedra dansı.

Gnava haricinde birde burada çöl bölgesinde ortaya çıkmış “guedra dansı” var. Guedra, alçak çöl çadırlarında ortaya çıktığı için çökerek yapılır. Yüzleri tamamen peçe ile kapalı olan kadınların, ellerini ve kollarını yavaş hareketlerle dalgalandırdıkları figürlüleriyle izleyenleri büyüler.

Eeguvan Rengi

Essavira’nın geniş kumsallarının hemen karşısındaki adacıklar, çok eski dönemden kalma adlarıyla Erguvan Adaları. Erguvan morunun elde edildiği deniz kabuklusu bu kıyılarda yaşarmış. Bu rengi ilk keşfeden Fenikeliler, bu malı tekellerinde tutabilmek için tedbirler almış.  Aynı yolu Romalılarda izlemiş.

M.Ö. 1. Asırda kral Iuba boyanın sırrını korumak için karar çıkarmış. Kurduğu atölyede sadece az sayıda ustanın bildiği formüllerle kumaş boyanırmış. Erguvani kumaşlar gayet parlak ve dayanıklı olduğu için epey değerliymiş. Bundan dolayıdır ki Essaviradan yüklenen kumaşlar Roma’ya ihraç edilirmiş.

Erguvani kumaşlar hala Essavira’da birkaç aile tarafından küçük atölyelerinde, kendi bildikleri yöntemlerle üretiliyor ama artık sentetikleri de var.

Cellabe

Cellabe

Bol dökümlü ve kapüşonlu olan Cellabeler bir kültürün ürünüdür. Kasabalarda ve köylerde bu rahat kıyafet hem kadın hem de erkekler tarafından sevilerek giyiliyor.

Pers kökenli olduğu söylenen bu kıyafet Abbasiler döneminde Müslüman dünyaya girdiği kabul edilir. Endülüs’teki hikayesi ise şöyle; Emir Abdurrahman 9. Yüzyılda Endülüs’ü fetheden dedesinden devraldığı emirliği kalkındırırken dönemin kültür merkezi Bağdat’tan birçok namlı sanatçıyla birlikte alim ve akil kişi  “Ziryap“ı da ülkesine davet eder.

Ziryap, İslam kültür dünyasının zirve şahsiyetlerinden, bulunduğu yeri derinden etkileyen bir kültür erbabı. Endülüs’e gittikten sonra mutfak kültüründen erkek giyimine kadar her alanda yepyeni rüzgârlar estirmiş. Masa örtüsü o devrin bize ikramı. Hatta İngiliz İndependet Gazetesi, masa örtüsünü İslam dünyasının Dünyaya en önemli armağanlarından biri kabul eder. Etkisi mağribe kadar yayılan güçlü sanat akımlarının ve yüksek zevkle bezenmiş hayat kültürünün doğmasına vesile olmuş. İşte bahsini ettiğimiz Cellabe de onunla beraber Akdeniz’in batı ucuna yayıldığına inanılıyor.

1492 de Endülüs’te son kalmış Müslüman emirliklerden Granada emirliği düştükten sonra, Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin yaşadığı çok kültürlü ülkede çöküş başlamıştır. Müslüman Ve Yahudilerin hayat alanları ortadan kaldırılmış ve tarihin büyük sürgünlerinden biri başlamıştır. Bu insanlar karşı kıyıdaki mağrip bölgesine yerleşmişler, sanat ve zanaatlarını burada devam ettirmişler.

Argan

Argan Ağacı.

Agadır ile Essavira arasındaki bölge argan ağacı toprakları diye bilinir. Zeytinin yöreye has bir akrabası olan argan, eğri büğrü bir ağaçtır. Keçiler dallarına çıkıp meyvelerini yer.

Berberilerin kadimden beri, batı dünyası ise son zamanda keşfettiği Fas’ın bu mucizevi yağı, argan bitkisinin çekirdeklerinden çıkarılıyor.

Argan yağı, bademi andıran meyvesinin sıkılması ile elde edilir. Bu yağ burada salata sosları ve tajinlerde kullanılır. Berberiler özellikle yaşlılara sağlık verdiğine inandıkları yağın kolesterol düşürücü olduğuna da inaanılıyor. Bu yağ ayrıca kozmetik ürünlerinin yapımında ve masajda da kullanılır. Yurtdışındaki namı daha çok kozmetik sektöründen gelir.

Evvela ağaç Fas ’lı, dünyada sadece burada  yetişiyor. UNESCO tarafından dünya biyosfer rezervi ilan edilmiş. Ağaç keçilerin çokça çıktığı dalları yere yakın ve köylüler ağacın yağlı dallarını yakacak olacakta kullanıyor. Eskiden Berberiler argan meyvesini yiyen keçi terslerinden çekirdeklerini toplar sonra yağ elde ederlerdi. 30 kg yemişten 1 litre yağın çıkarılması 15 saat sürer.

Berberi kadınlar yüzlerce yıllardan beri keçilerin gübresinden ayıklayarak kuruttuktan sonra kabuğunu kırarak ortaya çıkardıkları çam fıstığına benzer tohumdan yağını elde etmişler. Kavurdukları bu taneleri elle döndürdükleri taş değirmende öğütmüşler. Posa haline getirdikten sonra arganı, küçük bez torbalara koyarak presleyip  yağını almışlar.

Nane Çayı

Nane çayı.

Fas’ın milli içeceğidir. Genel itibarıyla çay büyülü bir içecek. Yazın hararetini almak için, kışın içini ısıtmak için. Eskiden yokluk dönemlerinde hastalara verilirdi. Her memleketin şartlarına göre çay zevki var. Burada gümüş emaye ya da, kurşun kalay alaşımı çaydanlıklarla demlenen ferahlatıcı nane çayı, genellikle renkli küçük cam bardaklarla ikram edilir ve hayli şekerli içilir.

Yeşil çayla taze nane filizlerinin karışımına bazen çam fıstığı ya da portakal çiçeği eklenerek hazırlanır. Çay hava ile temas etmesi için bardağa epeyce yukarıdan boşaltılır.

2014 Ağustos’undaki ilk seyahatime orta atlas dağlarına gitmiştim. O zamanki rehberimi Fes de ki otel ayarlamıştı ve arkadaşın annesi Berberi idi. Kendisi Berberi’ce biliyordu. Ondan rica etmiştim bir Berberi evine gidebilir miyiz diye oda beni 80-85 yaşlarındaki bir teyzenin evine getirmişti. Ev kasabanın kenarında mağaradan dönmeydi. Teyzemiz burada doğmuştu. Kendi elleriyle bahçesinden naneler topladı ve bize nane çayı hazırladı. Çayı bardağa dökerken de havayla temas etsin diye havadan dökmüştü.

Çin de Çay’ın 5000 yıllık geçmişi var. Çay isimide Çinceden bütün dünyaya yayılmış. Çinliler Çaa der, Hintliler, Taylandlılar ve civarı ülkelerde, İranlılar Araplar, Ruslar ve Türklerde çay veya yakın telaffuz ederler. Sadece Avrupalılar tea der veya onun türevleri. Uzun süre o meseleyi çözememiştim daha sonra Çin’de üniversite okumuş bir arkadaşa sordum o aydınlattı meseleyi. Bugün Çin’de mandarin Çince si denen kuzey Çince hakım, orada çaa deniyor. Ama Kanton bölgesindeki kanton Çincesinde ise Çay’a tii veya ona yakın telaffuzla söyleniyor. Demek oluyor ki Avrupalılarda Çin den aldı çay ismini ama farklı bölgesinden.

Çin de çay servisi yemek ten önce başlar ve devam eder. Burada da nane çayı içilmeye yemekle beraber hatta önceden başlıyor. Yemekten sonra ise sindirime yardımcı olduğundan gün boyu içilir.

Zelliş

Zelliş sanatı.

Özel olarak kesilip biçim verilmiş çini parçalarının mozaikleme tekniği kullanılarak bir araya getiren sanata “ zelliş “ denir. Sırlanmış renkli çiniler farklı biçimde küçük parçalar halinde teker teker kesildikten sonra renk ve şekilleri birbirine uyacak biçimde tekrar bir araya getirilerek motifler yapılıyor. Bu motiflerde çılgın geçişler, periyodik tekrarlar, iç içe girip altta kaybolduktan sonra az ilerde tekrar çıkıp arkadan dolanıp şeritler halinde bir yüzeye döşeniyor.

Zelliş gayet ayrıntılı bir yap – boz, tabloyu tersten çizer gibi çalışıyor. Küçük çini parçaları renkli yüzeyleri yere gelecek şekilde yan yana yerleştiriliyor. Usta yerleştirdiği her parçanın sadece tersini görebiliyor. Tablonun bütünü ise zihnin de. Bütünü görüyor hale getire bilmek için taneden bütüne, soyuttan somuta, zerreden âleme giden meşakkatli bir yol.

Müslüman topraklarda doğup akıncılarla, Pers kültüründen öğrendikleri çiniyi en uzak batıya getirildiğine inanılıyor. Çini bezeme tekniği bu sayede Hazar kıyılarından Atlantik’e kadar ulaşmış. Çininin esas ana vatanı Çin’dir. Çin, pers ve Müslüman zincirinden geçip mağribe ulaşırken başka şekil alıyor.  Berberilerin Fenikelilerden kalma renk duyarlılığından etkileniyor, Endülüs estetiğini hazmediyor ve zelliş sanatı ortaya çıkıyor.

Zelliş ustalarının her kullandığı çini parçasına “formuha” deniyor. Birbirinden farklı biçimde tam 360 formuha bulunuyor. Hepsinin şekline uygun adlar konmuş. Farklı renklere sahip binlerce formuha bir büyük pazıl gibi yeniden bir araya getirilerek zelliş levhaları oluşturuluyor.

Zelliş ustalarına zlayyıha deniyor. Onlar renk ve form bilgilerini tamamen akıllarında tutuyor. Hiçbir yazılı kuralı olmayan ancak 360 zerrenin her biri çizili halde saklanan bu sanatın eğitimi yıllar alıyor.

Zelliş sanatını en iyi beceren ustalar, 11-13 yüzyıllar arasında Murabıt ve Muvahhit hanedanlığı döneminde bu sanatı, mağribi renk ve şekillere döşerken, Endülüs’te de Granada’nın El Hamra sarayı gibi parlak eserler vermiştir. Ortaçağda Granada’dan Yahudilerle beraber Müslümanların sürülmesiyle güney İspanyada bitmesine yol açmıştır

Berberiler

Berberi kızları.

Tarihin eski devirlerinde Berka’dan ( Libya-Bingazi yakınlarında bir yer) Atlantik sahilleri ve güneyde Nijer nehri kıvrımına kadar olan bölgede yaşayan, Sami dil ailesiyle irtibatlı Kuşi, Hami dil ailesinden olan bir kavim. Bu topraklarda 5000 yıldır yaşayan Berberiler kendilerini “Amazing” diye adlandırıyorlar. Bir birlerinden farklı lehçeler, alfabe, müzik ve sözlü edebiyat gelenekleriyle, Afrika’nın en eski halklarından biri.

Faşta yaşayan Berberi topluluğu, Masmute, Zenate ve Sanhace adlı üç büyük kabileden oluşmaktadır. Bu insanlar ilk başlarda avcılık ve ziraat yapmakta idiler. Fenikeliler sahillerde görünmesiyle yavaş yavaş ticarete alıştılar.

Romalılar bir türlü öğretemedikleri dillerini ve kontrol edemedikleri bu halka, Yunanlılardan öğrendikleri “barboı- bizden olmayan” manasında Berber diye adlandırdılar. Bu sıfat Amazingler tarafından yeniden anlamlandırılmış, isyankâr ve özgürlükçü karakterlerinin ifadesi olarak kullanılmaya başladılar.

Bunca işgallerden sonra Berberi kültürü devam edememiştir. Onlara ait sembolizm ve desen zenginliği kaybolmuştur. Daha da önemlisi geleneksel tababet bilgisi unutulmuş. Fas’ta hala devam eden doğal yolla tedavi, o dönemden kalan kırıntılardır.

Berberilerin kullandığı “Tifinag” adlı alfabeleri son dönemlerde canlandırılmış. Bu alfabe Fenikelilerden geldiği düşünülmektedir. Birde Yahudi olan Berberilerin kullandığı İbrani alfabesi var ki, yüksek atlas dağlarındaki berberiler onu kullanıyordu.

Kuzey Afrika da kurulan ilk yöresel- Berberi devletler harici ve Şii karakterdeydi. Merkezi otoriteye karşı bu karaktere büründüler. Emeviler’e, Müslüman olsa da cizye aldığı Arap dışı unsurlardan doğuda İran ve Türkler, batı da ise Berberiler isyan etmiştir.

Fas Yahudileri

Fes’te mellah mahallesi.

Fas’ta iki bin yıldır Yaşayan Yahudiler küçük bir toplum olmalarına karşın, ülkenin kültür mozaiğinde önemli paya sahipler. Fas’a ilk gelen Yahudiler, M.S. 1-2. yıllarda büyük Roma isyanından kaçan mültecilerdir. Berberi Yahudilerde o dönemden sonra  oluşmuştur. Yüksek Atlas dağlarında son seyahatimde onların bulunduğu bölgeye gittim ve bize eskiden kullandıkları İbrani alfabesinden bazı şeyler gösterdiler.

6 ve 7. asırdan sonra buraya gelen Yahudiler hep Endülüs’ten gelenler idi. Endülüs’te Hıristiyan ilerleyişi kademe kademe idi. İlk Toledo 11. Asırda ellerine geçti. Sonra 13 asırda Sevilla ve Kurtuba. Bu dönemlerde ki göçleri ekseriyeti Fas’a oldu. En son 1492 de son Endülüs toprağı Granada, Katolik hükümdar, Fernando ve İsabella’nın eline geçtikten sonra esas büyük cemaat geldi. Herkes Fas’a gelmedi tabi, Osmanlı ve diğer mağrip ülkelerine de giden olsa da çoğunluğu buraya geldi.

7. asırdan sonra Fas’ta ki bilimsel çalışmaların merkezi Fes ve Sicilmase olduğundan buralardaki Fas Yahudi cemaati gelişmiş ve zenginleşmiştir. 1438’den itibaren Yahudiler “Mellah” adı verilen ayrı mahallelerde tecrit edildiler ve diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi “zimmi“ statüsünü aldılar. 19. Asırda Fas’ın Batı Avrupa’daki Sefirlerinin tamamı Yahudilerden seçilirdi.

Fas Yahudileri cemaati tüm dünyadaki en kalabalık Yahudi cemaatini oluşturuyorlardı. 300.000 Yahudi nüfusunu barındıran Fas sonraki dönemlerde -1946-1964 – 226.000 kişi İsrail’e göç etmiştir. Esasen büyük göç İsrail ve Fransa’ya olmuştur. Bugün burada ancak 6000 civarında Yahudi yaşamaktadır ki bunların yaklaşık 5000’i Kazablanka’da.

Fas Mutfağı

Tajin

Fas mutfağıyla tanışmam 1999 yılında Orlando – ABD’de oldu. Orada Disney de dolaşırken akşam yemeğini Fas’ın çadırında yedik. Egzotik ve zengin mutfak, bizim yiyebileceğimiz cinsten idi.

Fas’ın tarihi Fenikelilerle (bugünkü Lübnan’da kurulmuş ticaretle meşgul olan ve bizlere alfabeyi hediye eden kavim) başlar. Fenike, Kartaca ve Roma’nın koloniler- limanları olan bölge idi Fas. Uluslararası ticaret yapan milletlerin mutfağı da zengin olur. Dolayısıyla Fas bu tür özelliklere açık bir ülke olduğundan mutfak kültürü de buna göre şekilmiş.

Fas denince ilk akla gelen yemek, “Tajindir“. Güveç kabında ve mangal ateşinde pişirilir. İsmini üzerindeki huni biçimindeki kapağından alan tajin, kuru erik ve bademlerle pişirilmiş yumuşak sığır eti; kuru üzüm ve tatlı soğanla pişirilmiş kuzu eti, salamura limon ve zeytinli tavuk ya da domates, soğan, patates, kişniş, dereotu ve başka otlarla doldurulmuş balık biçiminde de olabilir.

Kuskus

ikinci ana yemeği sadece Fas değil, Kuzey Afrikanın ortak yemeği olan “Kuskus” dur; Fas’ın temel gıda maddelerinden olan irmiğin buharda pişirilmesiyle elde edilen Kuskus, üzerinde çeşitli sebzeler ve kuzu etiyle ( tavukta olabilir) beraber servis edilir ve baş yemektir. Geleneksel olarak cuma günleri, hem zengin hem de fakir sofralarında mutlaka yerini alır. Dışarıdan bakıldığında hepsi aynı görünse de Kuskus ‘un çok farklı hazırlanış biçimleri vardır ve bazı tariflerin tarihi 12. yüzyıla kadar uzanır.

Pastilla; Fas mutfağının gizli silahıdır. Bir kısım Faslılar onu en özel yemek kabul eder. Pastilla’nın yapımında kâğıt inceliğindeki varka hamurunun (bir tür milföy) katları arasına güvercin ya da tavuk eti, badem, safran, yumurta, tarçın ve daha pek çok baharat konur ve hamurun üzeri pudra şekeriyle kaplanır.

Pastilla

Harira; Fas’ın geleneksel çorbası.  İftarlarda da özellikle içilir ve zengin fakir herkesin yiyeceğidir. İyi bir harira’nın içinde kuzu eti ile nohudun yanı sıra, limon ve kişnişle birlikte pek çok baharat ve pirinç, erişte, haşlanmış yumurta, hatta hurma bile bulunur.

Tehal Maamar; Marakeş’te medina da çok küçük basit bir restoranda yedim onu. Bol baharatla yoğrulmuş sakatatlar kuzu gömleğine sarılarak iri bir salam haline getirilir. Biraz haşlandıktan sonra dilim, dilim kesilerek saç ızgarada kızartılıyor ve sandviç arasına ikram ediliyor. Avrupalı turistler pek sıhhi olmasa bile yöresel lokantalara çok gidiyor. Normalde onları görmeseydim o lokantaya girmezdim.

Salyangoz Çorbası; esasen bunu yazsam mı diye düşündüm ve sonunda yazmaya karar verdim. Marakeş’te meşhur Cami-el Fena’nın en favori yiyeceklerinden. Küçücük salyangozlardan yapılan çorba burada çok beğenilerek içiliyor. Rehber onun çok lezzetli olduğunu söyledi. Sadece suyunu beş dirheme, içinde salyangoz taneleri olursa on dirhem’e satılıyor. Salyangoz kabuklarından içindeki eti kürdanla çıkarıyor ve afiyetle yiyorlar. Fas ve diğer mağrip ülkeleri Maliki mezhebine mensup. Yeme- içme mevzunda bu mezhepin sınırları, diğer mezheplere göre daha geniş.

Marakeş Meydan-ı Fenanın en favori yemeği; salyangoz çorbası.

Zeytin çeşitleri pazarlarda ve sofralarda bol miktarda var. Bugüne kadarki seyahatlerimde bu kadar bol ve çeşitli zeytinin olduğu ülkeye  Tunus hariç rastlamadım.

Fas’ta bulunduğum sürede en çok yediğim meyve “Kaktüs İnciri“. Sokaklarda satılıyor ve soyularak müşteriye ikram ediliyor. Ağaçtaki haliyle tezgâhtaki hali aynı değil. Yol kenarlarında ağacından kopardım onu, rehber uyardı ama yetişemedi dışarıdan fark edilmeyen ince dikenlerle doluydu. Gün boyu çıkmadı dikenler elimden. Biraz denizanasına benzettim onu ki, dokunduğunda zehirleri yayılıyor. Normalde toplandıktan sonra suyun altında dikenlerden temizleniyor ve sonra tezgâha iniyor.

                                                                                Fas’taki Büyük Hanedanlıklar

İdrisiler (789-985)

İdrisiler devletinin kurucusu İdris bin Abdullah bin Hasan, Hz. Hasanın torunudur. Mekke yakınlarında Hz. Hüseyin taraftarlarıyla Abbasiler arasında meydana gelen “Fah” savaşından sonra Arap yarımadasını terk etmiş ve 788 yılında Fas’ta “Velile“ye yerleşmiştir. Buradaki “Evrebe” kabilesiyle iyi ilişki kuran İdris, kabilenin dini ve siyasi lideri oldu. Böylece Velile merkez olmak üzere İdrisilerin temelini attı.

İdris’in oğlu 2. İdris babasından sonra devletin gücünü artırdı Fes’i başkent yaptı. Kurtuba ve Kayrevanda çıkan ayaklanmalardan kaçıp Fes’ e yerleşen Araplardan devletin üst kademlerinde faydalanması ile devletin Arap karakteri güçlendi. Halkın çoğunluğu Arapça konuşmaya başladı. Onun ölümüyle de bütünlük kayboldu. Bugün Fes’te bulunan meşhur Karaviyyun ve Endülüs camileri o devrin eseri.

Tarihçiler, İdrislerin aslında Zeydi’ye mezhebinden ( ılımlı Şia, hilafetin hakkı Hz. Ali olduğunu düşünüp ama diğer 3 halifenin de faziletli olduğu görüşünde olanlar) olduklarını ancak taassuba kapılmayıp ülkelerindeki diğer mezhep mensuplarında hoşgörülü davrandıkları ve zamanla bölgede hâkim olan Maliki mezhebi fakıhlarına destek verdiklerini belirtir.

Murabıtlar (1040-1147)

Murabıtlar (1040-1147)

Hanedanlık adını din âlimi Abdullah bin Yasin’in Senegal nehri üzerinde inşa ettiği ribat’tan almıştır.  En güçlü dönemi Yusuf bin Taşfın zamanında ulaştı ’ki bütün mağribe hâkim oldu. Marakeş bu dönemde ilk olarak başşehir oldu.

Toledo işgalinden sonra Endülüs’teki emirliklerin isteği üzerine Yusuf bin Taşfin Endülüs’e geçti ve Kastilya kralına karşı kesin bir zafer kazandı. Onun zamanında dönemin en büyük İslam devletlerinden birisini kurmuş; sınırlarını Tunus’tan Atlas okyanusuna, Nijer nehrinden İspanyadaki Elbo nehrine kadar genişletmiştir.

Yusuf bin Taşfin’den sonra 37 yıl hüküm süren Ali bin Yusuf devrinden sonra  Hanedanlık Muvahhitlerin eline geçti. Ali bin Yusuf devrinde büyük ölçüde maliki fukuhasının etkisinde kalınarak İmam-ı Gazalinin “ ihya-i ulumiddin” başta olmak üzere bazı kelam ve felsefe kitapları yakılmış ve yasaklanmıştır.

Murabıtlar “Zenate” Berberilerinden birçok kabile veya kabile federasyonunun hâkim olduğu batı mağribi, maliki mezhebine bağlı bir dini anlayış çerçevesinde birleştirmiştir.  İlk defa kuzey Afrika ve Endülüs’ü içine alan güçlü bir devlet kurarak Endülüs’teki “mulük-üt tavaif “ döneminde çöküşe başlayan Endülüs’ün dört asırlık devamına ön ayak olmuştur.

Kuzey Afrika’da rol oynadıkları gibi Sahra, Moritanya, Mali, Nijer Cumhuriyeti ve Kuzey Nijerya da günümüze kadar gelen izler bırakmışlar. İslam’ın batı Sudan’da ( Mali ) yayılması bu hanedanlık döneminde olmuş. Mali deki “Timbuktu” kısa zamanda önemli bir şehir haline gelmiştir. Hatta öyle ki orada kurulan “Sankora Üniversitesi” 25.000 öğrenciyi çevre ülkelerden toplayabilmiştir. Hatta o bölgede şöyle bir atasözü vardır; “ tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir. Bilgelik hazineleri ise sadece Timbuktudan gelir. “

Murabıt Sultanları maliki fakıhlara danışmadan karar almazdı. Onlara danışarak kendinden sonra gelecek kişiyi seçerdi. Kadılık müessesesi bu dönemde çok önemli hale geldi. Bu göreve genellikle Endülüslü kadılar getirilmiştir. Kadıların komutanlar ve valilerden daha yüksek mertebede olmaları, yıkılış döneminde onları alternatif haline getirdi. Nitekim yıkılış dönemindeki bazı bölgelerdeki isyanlara o bölgenin kadıları öncülük etti.

Muvahhidler (1121-1269) 

Muvahhidler, 1125- 1265

Murabıtlarda gördükleri kendilerince bazı yanlış dini uygulamaları ıslah etmek için ortaya çıkmış, genelde Kur’an ve sünnete dönüş olarak kendilerini tarif eden bir hareket. “İbn Tümer” önce Murabıtları uyardı ama Marakeş’ten sürülünce Murabıtlarla kendi düşündüğü ıslahatların yapılamayacağını düşünerek eski düzenin yıkıp yenisini ikame etmek için harekete geçti (1121).

Muvahhit devletinin resmen teşekkülü ise İbn Tümer’den dokuz yıl sonra gelen Abdullah el Kumi tarafından gerçekleşti. Daha sonra Mağrip el aksa (Fas), Mağrip el Evsat ( Cezayir ), İfrikıye ( Tunus ) ve Endülüs’e kadar sınırlar genişledi. Selefleri gibi onlarda Marakeş’i başşehir yaptılar.

İlk dönemlerde Kur’an ve sünnetten uzaklaştı gerekçesiyle maliki âlimlerin furuat’a dair bazı eserlerin yakılması için emir nameler çıkardılar. Fıkıh ’ta zahiri’lik yöntemi tercih edildi. Buna rağmen kelam alanında canlılık görüldü. Bu dönemde felsefe ve dalları rağbet gördü. İslam felsefesini son büyük temsilcileri İbn Rüşt ve İbn Tufeyl en değerli eserlerini Muvahhit sarayında verdiler. Yine Muvahhit sarayında çoğu Endülüs kökenli hekim görev yaptı.

Dini anlayışları etkisiyle Muvahhit halifeleri büyük saraylar yerini büyük camiler inşa ettiler. En büyük camiler arasında yer alan özellikle minareleriyle ünlü Marakeşte’ki Kurtubiye ve Rabat’taki minaresi tamamlanamamış Hasan Cami, Tinmel Cami, birde bugün Sevillada hala ayakta duran Gıralda kulesi ki o gün ulu caminin minaresi olarak yapılmıştı. Gıralda minaresinde müezzin minareye atla çıkıyordu. Biz de Endülüs ziyaretimizde o minareye çıktık.

Meriniler (1196-1465)

Meriniler, 1244- 1465

Meriniler, Zenate Berberilerine mensup büyük bir kabiledir. Önceleri Tunus’un güneyinde yaşarlarken yerlerinden edilmesi sonucu Fas’ın doğusuna yerleştiler.

Papa 3. İnnocent’in çağrısı üzerine oluşan Haçlı ordusuna Endülüs’te Muvahhitlerin mağlup oluşu, Kuzey Afrika’daki hâkimiyetinin sarsılmasına yol açtı. Bundan faydalanan Meriniler Fes merkezli kendi devletlerini kurdular.

Mağripte barutun ilk kullanımı Meriniler tarafından Sicilmase kuşatılmasında kullanıldığı söylenir (1275). Başşehir olarak Fes’ i seçen Meriniler, seleflerinin bıraktığı sosyal yapıyı devam ettirdiler. Bu dönemde de Araplaşma süreci devam etti.

Sultan Ebu Yusuf Yakup Fes el Bali’nin yanında askeri ve idari özelliği ağır basan Fes el Cedidi inşa etti. Kuruluş aşamasını tamamlayan Sultan Endülüs’e geçti ve Kurtuba yakınlarındaki Kastilya ordusunu mağlup etti(1275). Bu Endülüslü Müslümanların orada tutunmaları ve saldırıları püskürtmeleri açısından önemlidir.

Ebu Yusuf el Yakup, Meriniler’in başlattığı cihat geleneğini, Endülüs’teki Nasiri Emirliğiyle anlaşarak kurduğu “ceyşul guzat“ teşkilatıyla sürekli hale getirdi. Gırnatada her an savaşa hazır bekleyen ceyşul guzat, Merini süvarilerinden oluşuyordu. Bu askerleri “ meşiet ül guzat “ adı verilen askerler sevk ve idare ediyordu. 1340 yılında Merini kuvvetleriyle Nasiri sultanlığı kuvvetlerinin Tarife civarında Kastilya kralı 11. Alfanso ile Portekiz kralı 4. Alfanso nun birleşik kuvvetlerine yenildi. Endülüs’te dönüm noktalarından birisi olan bu hezimetten sonra Nasiri Sultanlığı, Kastilya, Aragon ve Portekiz kuvvetlerine karşı devamlı savunma pozisyonu aldı. Mağripte artık büyük devletlerin sonuna doğru gelindiğinden Endülüs’te kendi kaderine bırakıldı.

Meriniler Fes şehrinde çok estetik eserler vücuda getirdiler. “Bou inal medresesi” bunlardan en önemlisidir.  Fes el Cedide de büyük sarayın önündeki bulvar çok büyük, beni gezdiren rehber burası için, Fransa’daki meşhur Şanzelize caddesinin öncüsü manasında; ilk Şanzolize diye tarif etti. Ayrıca aynı bölgede Yahudi ve Hristiyanların için Mellah Mahallesi inşa ettiler.

Meriniler bizim görebildiğimiz kadarıyla Fas’ta en çok sevilen hanedanlık. Selefleri gibi dini bir anlayışla ortaya çıkmadılar. Fas’ın daha çok refahı için uğraştılar bundan dolayı da en çok kalıcı eser ve seleflerinin yaptığı eserleri tamir ve yenilediler. Ayrıca Merini sultanları savaş araç ve gereç yapımına önem verdiler.

Merinilerde asker olarak, Berberi kabilleri yanında Arap ve Endülüs askerleri, ayrıca Murabıtlardan beri Türk Oğuz birlikleri de kullanılmıştır. Karışıklık ve isyanlar için kullanılan “Hamiyet el Ensar “ adlı Hristiyan Rum birlikleride vardı.

Fes şehrinde kumaş dokuma atölyeleri, zeytinyağı ve sabun üretim yerleri, deri tabakhaneleri, kuyumcular, cam atölyeleri, fırınlar, kireç ocakları, kâğıt ve tuğla imalathaneleri vardı. Zengin ormanların olduğu ülkede büyük tersaneler inşa edildi.

İhraç ürünleri arasında yer alan yünlü kumaşlar “ merinos “ ismiyle meşhur olmuştur. Bu dönemde batı Sudan’a ( Mali ) yünlü, pamuklu ve keten dokumalar, çanak çömlek ve cam kaplar taşıyan Merini kervanları, Sicilmase’ye de tuz, deve kuşu tüyü, fildişi, zamk ve misk götürüyorlardı.

Meriniler ilk kez mağrip tarihinde Fes ve diğer şehirleri medreselerle donattılar. Karaviyyun cami tekrar ilim merkezi haline getirildi. Endülüs’ten gelen ilim adamlarına kucak açıldı. Bu dönemde meşhur seyyah İbn Batuta, İbn Haldun ve usturlap yapan âlimler meşhurdu.

Yine bu dönemde yaygınlaşan tasavvuf hareketleri Fas’ın sosyal hayatına yeni bir çehre kazandırdı. Ayrıca özellikle bu dönemde Fes’te olmak üzere “dar-ül fakihe” denilen kızlara ait medreseler bulunduğu kaydedilmektedir.

Sadiler (1511-1659)

Sadiler, 1554- 1659

Sadiler Arap kökenli şerif (Hz. Hasan soyundan) sülalesindendir. 12. Yüzyılda Fas’ın güney kesimindeki Dra vadisine yerleşmişlerdir. Merinilerin yıkılmasıyla Fas’ta karışıklıkla başlayınca Portekizliler bazı bölgeleri işgal ettiler. Sadiler bu dönemde Dra vadisinden kuzeye doğru hareket ettiler. Daha önceleri siyasete karışmıyorlardı. Bu dönemde 1541 de Agadir şehrini Portekizlilerden geri aldılar. Daha sonrada “üç kral savaşı“nda – Portekiz kralı, Sadilerin tahtan indirdiği kral ve yeni Sadi kralı-  Portekizlileri mağlup etmişlerdir. Savaşa katılan üç kralında savaşta ölmesinden dolayı ismi bu şekildedir.

Meriniler yıkıldıktan sonra, onlarını vezirlerinden olan Vattasiler Osmanlı desteğiyle yöresel olarak Fes şehrine hakim oldular. Bu dönemler Osmanlının Cezayir dahil Fas’a kadar Kuzey Afrika’ya hükmettiler. Osmanlı adına Fes şehrinde hutbe okunuyordu. Daha sonra Fes’te diğer bölgeler gibi Sadilerin kontrolüne geçti. Dönemin paşası Osmanlıyla Sadiler arasındaki ilişki inişli çıkışlıydı lakin Portekizlilerle yapılan üç kral savaşında Osmanlı Sadilerin tarafını tuttu. Sadiler devlet ve askeri teşkilatlanmada Osmanlı sistemini örnek aldı.

Sadiler başşehri Fes’ ten tekrar Marakeş’e taşıdılar. Orda yaptıkları meşhur “El Badi” sarayı, İsfahan- İran da ki “Çehel Sütun” sarayına benzer. Birde Marakeş’te ki Sadi Mezarlığı o dönemin eserlerindendir. Sadileri bir başka şerif sülalesi olan Filaliler tarafından yıkıldı.

Filaliler- Alaviler

Filaliler- Alaviler, 1666- 1912

13. Asırda Hicazdan Fas- Sicilmase’ye göç etmiş, Efrud’un güneyinde sahra çölü sınırındaki Tafilatta hüküm süren Fas şeriflerinin önemli bir kolunu meydana getirir. Diğer şeriflerden ayrıt etmek için onlara Haseniler derler ki “Muhammet en Nefsüzzekiyye“ye mensup şerif sülalesidirler. 17. asırdan bugüne kadar devam eden hanedanlıktır ki bugünkü Fas kralı, bu şerif soyundan geliyor.

Filaliler döneminde başşehir, Marakeşten Meknese taşındı. Bu hanedanlık, Aşırılıklarıyla meşhur “Mevlay İsmail” döneminde kudretlerinin zirvesindeydi. O dönemde büyük bir Saray inşa edildi ve yabancı elçiler burada ağırlandı. Bu hanedanlığın son dönemlerinde Avrupa Afrika’yı sömürgeleştirmeye başlamıştı.

19. Asırdaki Fransız – İspanyol himaye döneminde Filali hükümdarları kendi çıkarları doğrultusunda Avrupalı güçleri denge unsuru olarak kullanmıştır fakat askeri savunma açısından giderek Fransa’ya bağımlı kaldılar. 1912 de Fes de Fransa ve İspanya ile yapılan anlaşmayla bu devletlerin mandasına girmiştir. 2. Dünya savaşından sonra Fransa’nın Fas üzerindeki hâkimiyetinin zayıflaması üzerine bağımsızlık yanlısı milliyetçiler bir araya gelerek İstiklal partisini kurdular. Sultan 5. Muhammet’te kararlı bir şekilde arkalarında durdu. 2. Dünya savaşından sonra 5. Muhammed ve ailesi önce Korsikaya sonrada Madagaskar’a sürgün edildiyse de simge haline geldi. 1955 de Fransızlar onu geri çağırmak zorunda kaldı. 1956’da da bağımsızlık ilan edildi.

05 Şubat 2016, İstanbul

Nazmi Emin

Kaynakça:

– TDVİA CİLT 5  – 1992, BERBERİLER

– TDVİA CİLT 12 – 1995, FAS

– TDVİA CİLT 12 – 1995, FES

– TDVİA CİLT 13 – 1996, FİLALİLER

– TDVİA CİLT 21 – 2000, İDRİSİLER

– YUSUF BESALEL – MART 2003, YAHUDİ TARİHİ

– TDVİA CİLT 29 – 2004, MARAKEŞ,

– TDVİA CİLT 29 – 2004, MERİNİLER

– TDVİA CİLT 30 – 2005, MEKNES

– TDVİA CİLT 31 – 2006, MURABITLAR

– TDVİA CİLT 31 – 2006, MUVAHHİTLER

– TDVİA CİLT 35 – 2008, SADİLER

-İSLAMDA BİLİM VE TEKNİK, CİLT 3, 2008 İSTANBUL.

– SALİM T S AL-HASSANİ – 2010, 1001 İCAT

– TDVİA CİLT 39 – 2010, TANCA

– TDVİA CİLT 41 – 2012, TİCANİLER

– BERLİTZ CEP REHBERİ – 2012, FAS

– ÖZCAN YURDALAN – ŞUBAT 2013, EN UZAK BATI

– ESCUDO DE ORO – ALL MARRAKECH

– ESCUDO DE ORO – ALL MOROCCO

* TDVİA; Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

Bu Makaleyi Yazdır

Yazar: Nazmi Emin

Bu Makaleyi Paylaş

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir